28 Ocak 2018 Pazar

Hüküm / Achilles Valentin


 
 
Gözlerini açtığında nerede olduğunu anlayamadı. Bulunduğu yeri aydınlatan kudretli ışığı bedeninin tamamında hissetti. Işığın neden gözlerini almadığını düşündü. “Demek uyandın Urik.” dedi çok eskilerde bir tarihte kalmış gibi tanıdık gelen ses. Sesin sahibine doğru döndü. Tanıyor olabileceğine dair inancı kuvvetlendi. İçindeki kuvvetli hisse karşın içinde bir yerlerde bu kişiyi tanımadığını biliyordu. Karşısındaki kişinin, bir kişiden daha çok bir kişi fikri olduğunu idrak ettiği anda ona seslenme biçimini hatırladı. “Urik mi?” diye sordu merakla.

“Uyandın ama henüz hatırlamıyorsun?” diye yanıtladı onu daha çok bir Gölgeye benzeyen kişi fikri. Gölgenin gülümsediğini görebiliyordu ama belli bir yüze sahip değildi. Şimdiye kadar tanıdığı herkesten bir parça vardı Gölgenin yüzünde. Filmlerini seyrettiği yıldızlar, arkadaşları, ebeveynleri, sevgilileri teker teker geçti gözünün önünden. Gölgenin yüzü oldular bir bir ve sonra silinip gittiler. Tarihi geçmiş arkadaşlıklar gibi kayboldular. En sonunda yine bir Gölgeye dönüştü karşısındaki yüz. “Senin buradaki adın buydu.” dedi sakince. Gölgenin elinin başında hissetti birdenbire. “Hatırla!” diye gürledi Gölge. “Hatırla. Gizli ismi kulağına fısıldadığımız günü hatırla. Senin anlaşmayı bozduğun günü hatırla.”

Her şey bir anda çözüldü. Gözünün önüne takip edilemez bir hızda gelen görüntülerin hepsini anladı, hatırladı. Milyonlarca yaşamından kesitler sunuldu gözlerinin önüne. Yaptığı sözleşmeler, verdiği sözler, çıkmayı beceremediği basamaklar. Karanlıkta üzerine doğru gelen ışık görebildiği son görüntüydü.

“Sen!” dedi Gölge. “Bir kez daha yenildin. Savaşı kaybettin. Sana verdiğimiz son şansı kullanmamak için elinden geleni yaptın.”

Cevap vermek istemedi Urik. Haklıydı Gölge ve aklından geçenleri okuyabildiğini biliyordu. Başka şeyler düşünmeye çalıştı, beceremedi. Üzerine doğru hızla gelen ışığın hatırası gözünün önünden gitmiyordu.

Yağan yağmura aldırmadan dizlerinin önüne çökmüştü. Gökyüzüne kaldırmıştı kafasını. Çaresiz gözlerle göremediği bir şeyleri görmeye çalışmıştı. Gözyaşlarının yağmur damlalarına nasıl karışıp yanağından dudaklarına aktığını hatırladı. “Yeter artık!” diye bağırmıştı. Diline nereden yerleştiğini bilmediği bir ismi fısıldamıştı hemen ardından. Kendi kulaklarının bile duyamadığı çağrısı hiç beklemeksizin yanıt bulmuştu. Caddenin ortasında dizlerinin üzerine çökmüşken üzerine gelen bir kamyonun altında kalıvermişti.

“Sana en çaresiz anında söylemen için verdiğimiz gizli ismi gereğinden çok önce kullandın.” diye hatırlattı Gölge bir kez daha. “Şimdi anlıyorum.” dedi Urik. Sesindeki utancı gizleme gereği duymadan. “Geri gönderin beni, telafi edeyim.” Son anda gelmişti aklına bu çare. Fakat Gölge başını olumsuz anlamda salladı. “Biliyorsun, kurallar.” dedi sertçe. “Ama yarım kaldı, tamamlayamadım hayatımı.” diye ısrar etti Urik. Gölge elini omuzunun olması gerektiği yere koydu. Ona acıdığını düşündü Urik fakat sesinde acımanın zerresi yoktu. “Zaman çok ilerledi. Seni çekip aldığımız sırada dünyada seninle nefes alan kimse kalmadı.”

“Ne olacak peki?” diye inledi Urik. Gölgenin etrafında süzüldüğünü hissetti. Ona asır kadar uzun gelen bir süre sonunda konuştu Gölge; “Hükmün kesilecek. Artık bildiğin şeyleri sormaktan vazgeç Urik. En başından başlayacaksın her şeye. En temelden. Senin yüzünden zamanı uzattık. Gelmiş geçmiş bütün yaşamlara karşı borçlusun artık.”

Urik içinin ezildiğini düşündü. Söküp atamadığı bir hüzün yerleşti göğsünün ortasına. Gittikçe ağırlaştı hüzün, hareketsiz bıraktı. Felçli gibi kıpırdayamaz hale gelene dek büyüdü ve sonunda patladı. İnleyerek “Ama bu çok ağır.”  dedi.

“Sen biraz daha dayansaydın; üstüne aldıklarını tamamlamayı başarabilseydin eğer;  dünyanın çok az zamanı kalmıştı. Ama şimdi… Şimdi senin yüzünden zaman uzatıldı. “ Söylediklerinin etkisini artırmak ister gibi bir ara verdi Gölge; “En baştan başlayacaksın.” dedi bir kez daha.

Kabullenmiş gibi görünmeye karar verdi Urik. En azından bir süre sonra kendiliğinden kabullenmesine yol açardı bu tutum. Kendisini, sadece kendisini kandırabileceğini biliyordu. Bulundukları odaya doluşan birbirinden farklı ve bir o kadar aynı Gölgeyi tek tek inceledi. Hepsini tanıyordu. Bu sefer emindi tanıdığından. Çünkü sözleşmeleri hatırlamıştı. Onlardan istediklerini, vermeyi taahhüt ettiklerini. Utançla eğdi başını. En başından beri yanında olan Gölge konuştu;

“Yargı Urik’in itirafıyla tamamlanacak. Bu odadaki herkes sebepleri ve sonuçları biliyor. Urik’in itirafı hükmün tamamlanması için gerekli.”

Bedenli olsa ağlayacağını düşündü Urik. Cevap vermek istemedi ama Gölge’nin ona dokunmayan elleri boynunun olması gereken yere yaptığı baskı fikrini değiştirdi. “Tamam.” dedi kısık bir sesle. “Tamam anlatacağım. Bütün kapılar kapalıydı. Biliyorsunuz. Beni çevreleyenler vardı. Aranızdan kimse bana yardım etmedi. Kapalı kapılarla donatılmış dört duvarın arasında kalakaldım.” Gölgeye döndü hiddetle “Ve sen. Beni şimdi yaptığım ve yapmadıklarım için yargılamaya kalkan. Sen neredeydin? Neden şimdi olduğu gibi o eşsiz kendine güveninle yanıma gelip bana sabretmemi fısıldamadın?”

Sözlerini tamamlamaya kalmadan gözünün önüne gelen görüntü donup kalmasına neden oldu. “Yanındaydım.” dedi Gölge. “Hem de doğduğun andan itibaren. Ama senin bir an için bile olsun beni fark edecek kadar gevşemediğini, ne yaparsam yapayım anlamadığını…”

“Tamam.” diye bağırdı Urik daha fazlasına gerek yok. “Suçluyum. Zamanından önce vazgeçtim yaşamaktan. Kesin hükmümü. Dayanamayacağım.”

Gölge odayı dolduran diğerlerine baktı. “Söylenmesi gerekenlerin tamamı söylenmedi. Ama hepsi biliniyor. Aranızdan onu affetmeyen var mı?”

“Var.” dedi ince bir ses. Küçük bir kızın gölgesini gördü Urik. “Asume.” diye inledi ama itiraz eden gölgenin konuşmasını engelleyemedi. “Beni görmedi. Onun önüne geçtim. Ağladım. Anlasın diye ağladım. Ama beni tersledi. İşi olduğunu söyleyip tersledi. Ben sadece o istediği için son bir kez gitmiştim oraya. Ama şimdi onun yüzünden bir kez daha gitmek zorunda olmayı kabullenemiyorum. Ben affetmiyorum. Kimse affetmesin. Tek başına gitsin o cehenneme. O tamamlaması gereken ömrü tek başına geçirsin.”

Asume’yi onaylayan mırıltılar doluştu odaya. Gölge keyiflenmişti. “Öyleyse hüküm verildi.” dedi o ana kadar hiç olmadığı kadar sakin bir sesle. “Dünyanın sonunu tek başına karşılayacaksın. Ne destek alacağın bir omuz, ne de yanında ferahlayacağın bir yol göstericin olacak. O koca düzlükte bir ömrü tek başına tamamlayacaksın.”

Gölgenin sözleri biter bitmez karardı göz alıcı ışık. Karanlığın içinde kaydığını hissetti Urik. Başını her taraftan sıkıştıran dar bir tünelden yukarı doğru itiliyordu. Ellerini kıpırdatmak istedi beceremedi. İradesi dışında itiliyordu. Kendini bıraktı onu iten gücün ellerine. Küçük bir ışık demeti belirdi önce. Yavaş yavaş. Dışarıdan gelen bir çığlık duydu. “Tek başıma olacaktım.” diye düşündü. “Belki de fikir değiştirmişlerdir.” Bin yılın sonunda kendisini sıkıştıran duvarlardan tamamen kurtuldu. Etrafına baktı. Kan süzülen bacakları gördü önce. Doğrulmak istedi beceremedi. Bedeninin onu sıktığını fark etti ilk olarak. Kafasını kaldırıp bacakların ötesini görmeyi denerken pürüzlü bir el tarafından yukarı kaldırıldı. Tanımlayamadığı siyah renkli, kaba tüylü bir canavarın elindeydi. Canavarın burnunu yaklaştırıp koklamasına izin verdi. Aynı anda kan içindeki bacakların ötesini görebildi. Cansız yatan bedeni. “İşte başladı.” diye düşündü kendi kendine. Sesinin düşüncelerini kelimelere dönüştüremeyeceğinin bilinciyle inledi canavarın pütürlü ellerinde.

Büyük Sarı Zarf / Erhan Sertbaş




Bu günün o gün olduğunu biliyordum. Nereden ve nasıl olduğunu bilmiyorum ama bu gün o gündü. Yataktan kalktığım anda biliyordum çağrılacağımı. Küçük bir çanta hazırlamaya koyulduğumda cep telefonuma gelen mesaj beni onaylamıştı çoktan.

“Onu kaybettik. Cenaze yarın öğle namazında kalkacak.”

Soğuk, uzak, ruhsuz bir mesaj. Aramak zahmetine bile katlanmıyorlar ya da beni çok görüp, duymak istemediklerinden olsa gerek. Gitmesem mi acaba? Yok, olmaz. Sonra nasıl anlatırım bunu kendime.

Mutfağa geçtim. Buzdolabından bir elma ve rakıyı çıkardım. Sabah sabah iki duble rakı eşliğinde elmayı, dört tane cevizle birlikte yedim. Elma dilimlerinin üzerine tarçın gezdirdim biraz. Bana öğrettiği gibi. Pavyon usulü derdi. Ama onlar çekilmiş kahve serperler elma tabağına. Ne çok zaman geçmiş pavyona ilk gittiğim günün üzerinden. Hoş sanki sonra bir kez daha gitmişim gibi. Yola çıkmam gerek, cenaze beklemez. İçimdeki ses heyecanlanma belki de gitmezsin, bir rakı daha iç diyor ama gitmek zorunda olduğumu biliyorum bal gibi.

Giyindim. Hazırladığım çantayı omuzuma astım ve evden çıktım. Otogara vardığımda ona giden ilk otobüsün ön koltuklarından birine bilet aldım ve sonraki iki saati kimi zaman çevremi izleyerek, kimi zaman da bir şeyler okuyarak geçirmeye çalıştım. Bu uyuşuk zaman öldürme seansımın sonlarına doğru gözüme ilişti o. Hemen solumdaki bankta oturuyordu. Yirmili yaşlarında ya var ya yok. Her ne kadar ağır makyajı, siyah mini eteği, krem rengi askılı bluzu ve yüksek topuklu siyah ayakkabıları onu olgun göstermek adına seçilmişse de davranışları yaşını kolay ele veriyordu.

Çantasından sigara paketini ve onun da içinden bir sigara çıkardı. Sigarayı dudaklarının arasına koydu ve ardından bir kibrit kutusu çıkardı çantasından. Eline aldığı kibritin alt ucunu sağ elinin baş ve işaret parmakları arasına sıkıştırıp kutunun yakıcı yüzeyine, bedeninden dışarıya doğru kibarca sürttü. Kutuyu tutan sol eli ve kibriti yanması için sürten sağ eli sanki biraz sonra ürkütücü bir yangın çıkacakmış gibi tetikte ve çekingen hareket ediyordu. Bu arada kibriti yakıcı yüzeye sürterken tüm fizik kurallarını sonuna değin zorlayan bir hareket yaptığının farkında değildi. Kibritin yanıcı ucu sürtünmenin etkisi altında kutu yüzeyinde ilerlerken, odundan gövdesi parmakları ile yüzey arasında esnemeye ve doğal olarak sürtünmeye karşı direnişe geçti. Kibrit çöpü kırılmakla yanmak arasında giderken, hem kırılıp hem yanmak eylemini gerçekleştirecek cesarete sahip olduğunu anladı. Kırılmadı ama yeterince sürtünemediği için yanmadı da.

Bir erkek olarak bana çok acemice görünen bu davranışın nedenini sorgulayınca onu yargılamaktan vaz geçtim. Sonuçta, onun bu hareketi öğrendiği bir rol modeli vardı. Benimkini bana öğreten gibi. Ve ben onun cenazesine gidiyordum.

Tam sigaraya ne zaman başladığımı düşünecekken yanımdaki boşluğa biri oturdu. Başıyla selam verdi. Bir yudum su içti elindeki pet şişeden. Ağzındaki suyu çiğnedi yavaş yavaş ve yuttu.

“Kimse Zeki Müren dinlemiyor bu günlerde” dedi. Varsa yoksa pop. Hoş ben de uzak kaldım epeydir. Hatta güzel bir masa donatmalı. Biraz Zeki biraz Müzeyyen Senar çalmalı arkadan. Duyulacak kadar. Abartmadan. Sohbet kıvama erip de son fasıla gelince Şükrü Tunar girmeli odaya. Klarnet son cümlesini söylemeli akşamın” diye ekledi.

“Haklısınız” dedim, “Ne güzel olurdu bir fasıl akşamı.” Galiba benzer yaşta göründüğümüzden ya da bilemediğim başka bir şeyden ötürü ortak bir noktaya değinmişti. Saatime baktım;

“Benim otobüsümün zamanı yaklaştı, size keyifli fasıllar diliyorum” diyerek kalktım.

Otobüsüme gittim. Uyduruk bagajımı alıp güzelce yerleştirdiler ve nerede ineceğimi sordular. Dönüş biletimi almak için otogarda inmeliydim;

“Otogarda ineceğim.”

Herkesle birlikte otobüse bindik ve şoförün çaprazına düşen ön koltuktaki yerime oturdum. Otobüs dediğime bakmayın, otobüsle, minibüs arası bir şey bu. Hani şu midibüs dediklerinden. Bana kalsa şehirlerarası yolların en gereksiz taşıtlarından biri.

Şoför de koltuğuna oturdu. Ceplerinden çıkardığı iki cep telefonunu ön cam ile gösterge panelinin üzerinde boydan boya uzanan havlumsu bezin üzerine koydu. Telefonlar, mobil iletişim tarihinin ortaçağından kalmış, “akıl” içermeyen sıradan şeylerdi bana göre. Görünürde ne kameraları ne de uygulamaların görülebileceği ekranları vardı. Sadece konuşmaya ve mesaj göndermeye yetiyordu güçleri.

Motoru çalıştırmadan önce deri montunun manşet çıtçıtlarını açtı, yuvarlağımsı gövdesi üzerine iyice yerleşebilmesi için iki yakasından tutup çekiştirdi. Koltuğuna iyice yerleşti. Otuzlu yaşlarında görünen bu ufak tefek ve hayli kilolu adam, mesleğine özgü kontrollerini tamamladıktan sonra motoru çalıştırdı. Yolcular son kez sayılıp eksik, fazla var mı diye denetleyen görevli de araçtan indikten sonra yola koyulduk. Otogardan çıktık, yol üstünden birkaç yolcu daha aldık ama yine de aracı dolduramadık.

Bir süre yol aldıktan sonra arka sıralardan bir yolcu yanımdaki boş koltuğa oturmak için izin istedi. Bundan hoşlanmasam da başım ve ellerimle isteksiz bir onay verdim. Keşke vermeseydim. Oturur oturmaz konuşmaya başladı. Nereye gidiyormuşum, nerede yaşıyormuşum, ne iş yapıyormuşum gibi sıradan sorular sordu ama yanıtlarını almayı beklemedi. Bir süre yaşadığı yerlerden, işinden, ailesinden söz etti, sonra işyerindeki amirlerinin yıkıcı baskısını anlattı uzunca bir süre. Tam yorulduğunu ve susacağını düşünüyorken karısından ve çocuklarından konuya devam etti. Sonunda karısının onu terk ettiğini, çocuklarına annesinin baktığını anlayabildim bu geveze gürültüsünün ardından.

Bir şey oldu sanki. Sonsuza değin susmayacakmış gibi heyecanla, kederle sürdürdü hikayesini anlatmayı. Hiç ara vermeden. Neredeyse hiç soluk almadan anlattı durdu. Ne kadar kırılıp üzüldüğünden, ona ne büyük öfke duyduğundan, hep haklılığından söz etti. Bir ara benim farkıma varıp;

“Haksız mıyım” dedi.

“Haklısın ya da haksızsın beni ilgilendirmiyor, bana ne bütün bunlardan” dedim soğuk, azarlayan bir sesle. Yüzü bir anda dağıldı ve parçalarını toparlayamadan yanımdan kalktı, geldiği koltuğa geri döndü.

Şoförün duruşunda ilk bakışta bir sakinlik sezilse de daha çok bir ezilmişliğin feryadı gözleniyor. Birkaç kez cep telefonuyla konuştu. Konuşması bittikten sonra gerginliğini belli etmemeye çalışan bir tavır takınsa da başını sıkılmış anlamında sağa sola çevirmesi ve sabırlı bir görüntü çizmesi bana göre onu ele vermeye yetti. Güçlü görünmeye çalışan ancak kendinden büyük bir gücün karşısında eğilmekten başka bir çare göremeyen küçük bir adam olduğu her halinden belli. Sanırım çocukluğundan bu yana, babası, annesi, kuran kursu hocası, öğretmeni, abisi, ablası, mahallenin kabadayısı, çarşının polisi, askerde komutanı, çavuşu ve daha sayılamayacak kadar ufak tefek güçler, üzerinden geçmekte sakınca görmemişti. Her biri için nefret duymayı bile unutmuştu artık, sadece boyun eğmenin hayatta kalmakla ilişkili olduğunu biliyordu. Onun için yapabileceklerimi duysa, korku krizlerine girer, beni değil bir daha görmek, ortadan kaldırmanın yollarını arardı sanırım.

İçim geçiyor gibi. Rakının etkisi kaybolmadan biraz kestirsem iyi olacak. Daha iki buçuk saat var yolun bitmesine.

Uykuya dalar dalmaz bir düşün içine düştüm sanırım.  

“Bir bilet alıyorum otogardaki seyahat şirketlerinin birinden. Nereye gittiğim belli değil. Plastik bir kart bu bilet dedikleri. Üzerinde bir sürü rakam ve benim fotoğrafım var. Tarihi belli mi bilmiyorum ama saati belli; 10;00.

Peronlara geçtim, otobüsümü arıyorum. “Nereyegittiğibelliolmayan” otobüsleri arasında yok. Bütün otogarı gezdim. Yok. Sonunda en diplerdeki bir bilet satış yerine yanaşıp sordum, biletimi göstererek;

“Bu otobüs nerede?”

“Gel abi göstereyim” diyerek önüme düştü uzun boylu, takım elbiseli bir görevli. Yazıhanelerin hemen arkasına geçip bir binaya girdik. Uzun bir koridor boyunca yürüyoruz. Koridora açılan sayısız kapı ve bu kapıların ardında sayısız oda var. Bazıları açık. Otel odasına benziyorlar. Bir yatak, iki komodin ve üstünde duvara sabitlenmiş ucuz aplikler olan bir yatak başı. Uzun yol şoförlerinin dinlendiği odalar bunlar. Kapısı açık olan odalarda kimse yok, yataklar dağınık, havlular yerde. Boş görünüyor, diğerlerinde birileri var mı, bilmiyorum.  Görevli yol boyu durmadan konuştu. Odalar ne amaçla kullanılıyordan tutun da binanın neden yapıldığına, koridorların temizliğine, kuş gribi yüzünden göç etmekten vaz geçen kuşlara, okulların bitirmek için ne kadar zor olduğuna dair aklına sığabilen her şeyi döktü uzun koridorlar boyunca. Sonunda dayanamayıp bütün bunların benimle ne ilgisi olduğunu sordum. Sabırlı olmamı söyleyip az sonra ulaşacağımızı söyledi otobüsüme. Sanki anlattığı şeyler otobüsümle çok ilgiliymiş gibi. Koridorlar bitmek bilmiyor. Tam birinin sonuna ulaştığımızda sola ya da sağa dönüp bir diğer koridorun uzun, sıkıcı görüntüsüne teslim oluyoruz. Görevli hiç susmadan konuşmasına devam ediyor bense saatime bakmaktan yoruldum. Saat 09:55. Beş dakika sonra benim otobüsüm hareket edecek bilmediğim bir şehre doğru. Bir koridor, iki koridor daha derken, birden sağında duran bir kapıyı teklifsizce açtı ve sadece başını içeri uzatıp bilmediğim bir dilde bir şeyler konuştu görevli. İçerden ona büyük bir sarı zarf uzattılar. Aldı, ikiye katlayıp sol koluyla bedeni arasına sıkıştırdı. Kapıyı kapatıp bana döndü;

“Abi senin otobüsün öteki otogardan kalkıyormuş” dedi.

Şimdi mi söylenir bu? Beş dakika var hareket etmesine ve aramızda on iki kilometre. Nasıl sıkıldığımı, gerilimin şiddetini nasıl ayarlayacağımı bilemiyorum. Belki bir taksi sorunu çözer, tabi param yeterse. Zarfın içinde ne var acaba?

“Taksiyle belki yetişirsiniz ama pahalı olur” diyor görevli. Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı artık kesinlikle bilmiyorum. Garip bir panik duygusunun etkisi altında ezildiğimi hissediyorum. Binadan çıkmak istiyorum bir an önce. Belki sokaklarda koşarım. Belki otobüsüm önümden geçer ve beni görünce durur. Ama önce dışarı çıkmalıyım. Yolu sordum geveze görevliye. Yine önüme düştü. Zarfı sıkı sıkıya tutuyor kolunun altında. Önemli galiba.

Gidiyoruz uzun bir koridor boyunca. Sonra dönüyoruz bir yöne, yine bir koridor; gidiyoruz sonuna kadar. Ardından başka bir tane daha. Sanırım bina bizi yuttu. Artık dışarı çıkma umudum hatta otobüsümü yakalama umudum hiç yok. Kalbimin sıkıştığını hissediyorum. Hayatta kalacağımdan bile şüpheye düştüğüm anda önümüzde beliren kapıyı açtı ve gün ışığının gözleri yakan o aydınlığına kavuşmanın mutluluğu doldu içime. Bir parça da olsa rahatladım. Görevliyi ucuz bir teşekkürle susturup gönderdim. Benden ayrılınca zarfı sağ eline aldı, incelemeye başladı. Önemli olduğu konusunda haklıymışım.

Niyetim, hemen bir taksi bulmak ama görünürde bir tane bile yok. Otogarın giriş kapısındaki bekçi kulübesini görünce o tarafa doğru hızlı adımlarla ilerledim ve gördüğüm ilk kişiye derdimi hızlıca anlatmayı istiyorum. Kulübe bulunduğum yerden biraz daha aşağıda ve yolun soluna yerleştirilmiş. Araçlar içeri girerken değil çıkarken duruyorlar önünde. Her şeyi çok net görebiliyorum ama ışığın rengi sanki biraz donuk, buzlanmış gibi. Her yer beton. Zemin, bina, kulübe hatta araçların geçişi sırasında inip kalkan bariyer bile beton görünümlü. Tek bir ağaç, bir tek ot bile yok çevrede. Bütün bu ruhsuzluk otobüslere de yansımış, onlar da grinin tonlarına bürünmüşler.

Güvenlik kulübesinin görüşme penceresi önündeki, küçük, yerine göre işlevsiz, masamsı tahta parçasının üzerine cüzdanımı koydum. Biletimi çıkarıp tam derdimi görevliye anlatacakken o beliriverdi dibimde. Biraz üstüme yığılıp, gövdesiyle abanıyormuş gibi yaptı ama dokunmadı bana. Sadece; “İri biriyim ve kenara çekil, önce benim işim” der gibi bir tavrı var. Bir gözü cüzdanımda. Bu da az önceki mihmandarım gibi hiç durmadan konuşuyor ve söylediği hiçbir şey birbiriyle ilgili değil, sadece zamandaki o boşluğu dolduruyor gibi. Sonunda cep telefonunu çıkarıp, dakika yüklemesini istedi görevliden. İyice gerildim. Benim otobüsüm kaçmak üzere ama adamın derdine ve çözüm aradığı yere bak. Sanırım ben de birkaç tahtayı kırmalıyım kafamın içinde. Artık kontrolden çıktım, görüntüsüne aldırmadan adamı bir kenara itip görevliye sertçe sordum;

“Nasıl giderim öteki otogara?”

“En iyisi taksi” dedi. “Ama pahalı olur” diye de ekledi çekinerek. “Nereden baksanız bir otobüs bileti parası.”

“Taksiler nerede?” diye sordum.

“Şu geldiğiniz binaya girin yine ama ana kapıdan girin. Korkmayın kaybolmayacaksınız. Sadece ileriye bakın ve hiçbir yere sapmadan dümdüz ilerleyin. Koridorun sonunda uzaktan bakınca görülemeyen bir kapı var, beton renginde. O kapıdan dışarı çıkın. Binanın gölgesinin bittiği yere kadar yürüyün. Orada uyuyan bir köpek göreceksiniz. Sarı, boz renkli, irice biraz. Sizi görünce uyanacak, korkmayın sakın. Tekrar uykuya dalacak ama başının yönünü değiştirecek. Başını çevirdiği yönde burnu nereyi işaret ediyorsa o yönde yürüyün. Yolun bitiminde tavla oynayan iki adam göreceksiniz. Biri kör, diğeri yusyuvarlak, şişko bir şey. Kör adamın attığı zar iki, bir gelirse hemen sağınızda açılan aralıktan girin ve binanın bitiminde tekrar sağa dönüp üçüncü kapıdan içeri girin ve bir taksi isteyin. Kör adam dört, dört atarsa şanslı gününüz sayılır. Yoldan hiçbir yere sapmadan düz ilerleyin ve yolun sonunda solunuzda bir kapı belirecek. Zili çalın. Diyafondan kim olduğunuzu sorarlarsa bir taksi istediğinizi söyleyin. Kör adam farklı bir zar atarsa buraya dönün ve sakın oyalanmayın. Bu sizin güvenliğiniz için çok önemli” diyerek bitirdi uzun açıklamasını ve ekledi;

“Bir sarı zarf olacaktı, büyükçe bir şey. Keşke önce bana gelebilseydi. Sizin derdinizi çözmek daha kolay olurdu” dedi. Hiçbir şey anlamamıştım bu zarf olayından.

Saatime baktım, hala 09:55. Ama nasıl, zaman hiç mi akmadı? Binaya girdim, dışarı çıktım, köpeği buldum, gösterdiği yönde tavla oynayan adamlara ulaştım. Kör adam beş, iki attı, şişko adam kahkahalar arasında atılan zarı söyledi bağırarak. Geri döndüm. Sonra bir daha, bir daha. Saat hiç ilerlemedi ama tam on bir yıl geçti. Kör adam birçok kez iki, bir ve dört, dört attı ama her seferinde bütün kapılar ve insanlar körelmişti. Hiçbiri açılmadı. Benimle otobüsüm arasındaki on iki kilometre tam on bir yıldır olduğu yerde duruyor. Artık onu kaçırmaktan korkmuyorum, panik de yapmıyorum ama onu yakalama umudum da kalmadı.

İnsan çaresiz kaldığında kendisi için ne büyük bir hayal kırıklığı olduğunu anlıyor. Artık hiçbir şeyi yapamayacağını, bir şeyleri yoluna koyamayacağını fark ettiğinde bu çöküş, giderek dipsizleşiyor.”

Birden o yoğun karanlık ve umutsuz duyguyla uyandım. Şoför hareket etmeden önce camın önüne koyduğu iki fosil cep telefonundan biriyle ciddi bir görüşme yapıyordu.

“Olmaz abi, ben çekemem hiçbir şeyin fotoğrafını. Araba kullanıyorum. Hem yolcular ne der. Olur mu hiç öyle şey.” Karşı tarafı duymasak da ısrarcı tavırlarını sürdürüyor olmalıydı.

“Evet, zarf burada tam önümde duruyor. Açamam abi. Bekle biraz daha, bir buçuk saat sonra oradayım. Kendin çekersin fotoğrafını.” Elindeki takozun fotoğraf çekemeyeceğini anlatamıyordu bir türlü. Utanmış mıydı? Belki. Belki de sadece gurur yapıyordu, akıllı telefonu olmadığı için. Kim bilir? Hemen arkasında oturan bir bayan yolcu uzayıp giden fotoğraf çekme tartışmasına katılmakta sakınca görmedi;

“Bu kadar yolcunun güvenliğini hiçe sayamazsınız, o telefonu hemen kapatın lütfen. İnsanlara bak, saygıları yok üstüne bir de canımızla oynuyorlar. Siz de buna izin vermezseniz çok iyi olur şoför bey.” Şoför o sırada önümüzde beliren sol dönemece otobüsü tam olarak yerleştiremedi ve bir parça yolun dışına çıkıp tekrar yola girdi. Olayı izleyen yolcular bir parça paniklediler, giderek yükselen bir sesle doldurdular otobüsün o küçük atmosferini.

“Yolcular itiraz ediyorlar, kapatıyorum telefonu, az kaldı zaten, geldiğimde çekersiniz fotoğrafınızı” deyip telefonu kapattı. “Ne ısrarcı insanlar bunlar böyle, olmaz diyorum hala iki dakika duruversen ne olur ki diyor” diye kendi kendine söylendi. Aslında gösteriş yapabileceği az buçuk akıllı bir telefonu olsaydı, eminim otobüsü bir benzin istasyonuna çeker, istenen fotoğrafı belgenin sahiplerine iletirdi. Olmayan telefonun kaybettirdiği gösterişe hayıflanarak sürmeye devam etti.

Ön cam ile gösterge paneli arasındaki büyük sarı zarfı o zaman fark ettim. Hiçbir özelliği olmayan sıradan bir sarı zarf işte. Ama ya içindeki? Belli ki para ediyor ya da bir para alışverişine konu olabilecek bir evrak. Önemli yani. O kadar önemli ki bizi olduğumuzdan daha değersiz kılıyor, hepimizden daha çok para ediyor. Tabi bütün bu kıymet o belgeyi bekleyenler için, bana, şoföre, arkasında oturan huzursuz bayan yolcuya ve diğerlerine zerre kadar faydası yok, zararı var.

Yolun sonuna yaklaştıkça yolcular birer ikişer inmeye başladı şehrin içinde. Otogara iyice yaklaştığımız sırada şoföre inmek istediğimi söyledim ve bagajım olduğunu hatırlattım. Bu kadar yaklaşmışken durmaktan hiç hoşlanmadı. Otogarda ineceğimi hatırlattı bana ama yine de ön kapıyı açıp hızlıca bagajımı koyduğu bölmeye yöneldi. Ben de yerimden kalktım sol elimdeki yağmurluğumu gösterge panelinin hemen üzerinde duran büyük sarı zarfın üzerine düşürdüm. Zarfla birlikte aldım. İnerken kimseye göstermeden, zarfı ikiye katladım ve yağmurluğumun arasına güzelce sakladım. Şoför çantamı verdi ve iyi günler diledi. Ben de karışıklık için özür dileyip teşekkür ettim ve hayırlı işler diledim. Otobüs hareket etti, ben de en yakın kahvehaneye gidip dışarıdaki masalardan birine oturdum, bir kahve söyledim. Bir saat kadar oyalandım, gelen geçene baktım. Sonra zarfa baktım bir süre. İçindekini kesinlikle merak etmiyordum, bu gün de etmiyorum. Kalktım ve dönüş biletimi almak üzere otogara doğru yürüdüm.

Zarf mı? Onu da yolum üzerinde gördüğüm ilk çöp kutusuna attım.

 

Ocak 2018

Antalya

Ölüm Boşluğu / Firkan Gülaydın




Ölmek çok basit bir eylemdir. Saliselik bir olay. Bir araba kazası, yüksekten düşme, kalp krizi gibi veya doğal ölümü beklemeyip kendi sonlarını kendi yazanlar; bileklerini kesilip kanın fışkırarak boşalmasını izleyenler, iple kendini asanlar ya da en çok popüler olanı, ilaçlar ile yaşamlarına son verenler. Hepsi çok basittir. Peki ya ruh bedeni terk etmemiş ve içindeki karanlıkta hala yönünü ararken bir başkası tarafından ölüm boşluğuna bırakılmak?

Önce biri gelir, tüm merhameti, ilgisi ve sevgisi ile. Sana kucak açar, sevmeyi öğretir. Ki sevmek bana göre becerilmesi en zor meziyettir. Onu sevmek, at üstünde çimlerin üzerinde koşmayı sevmen gibi değildir, en sevdiğin arkadaşlarınla kamp ateşi başında gitar çalman gibi de değildir! Otobüs yolculuklarında pencere kenarını, kar yağarken sırtında battaniye ile ada çayı içmeyi sevmen gibi de değildir. Onu sevdikten sonra; ötekileşir tüm sevgilerin. Onu sevmek; okyanusun dibinde saatlerce kalıp sonra oksijene kavuşmak gibi bir şeydir. Ona sarılmak; günlerce su içmeyip sonra dudaklarının suya dokunduğu o an gibi paha biçilmezdir.

Öfkelerinde ötekileşir;

Dünya’yı yaşanmaz hale getiren canilere öfkelisin biliyorum, sokak hayvanlarına eziyet edenlere de. Okulunun uzamasına sebep olan hocanın tüm parmaklarını tek tek – bundan büyük biz haz duyarak – kesmek istersin, pazar sabahı matkapla duvarı delen üst komşunun beynine o matkabı saplamak istemen gibi. Yerlere izmarit atan zavallıları benzin döküp yakmak istiyorsun. Ama onu sevmeyi öğrendikten sonra öfkelerin bile başkalaşır.

İlk olarak, sabah sizi ayıracak olan o alarm seslerinden nefret edersin, sonra ayrı yönlere gittiğiniz o metro istasyonunu yerle bir etmek istersin. Yemek yaparken sevdiğinin elini kesen bıçağı, onun canını yakmaya yeltenecek diğer tüm nesnelere ibret olsun diye günlerce cezalandırmak istersin. Sırf bir damla göz yaşı döktü diye o duygusal filmlerin senaristlerini yok etmek istersin!

Ve işte;

Sana sevgi sunan, tutkuyla dokunan, sevişirken ruhlarınızın birleştiğini hissettiğin o kişi bir akşam gider. Ansızın, yüzsüzce seni terk eder! O an keşke onu ölüm almış olsaydı diye bilinçsizce iç geçirirsin. Çünkü; o zaman bu sancı daha katlanılabilir olurdu. Hissettiği son beden seninki ve kalbinde ki sevgi yalnızca sana ait olurdu. Ama şimdi başka bedenler, başka hayaller var. Hastalandığında bir başkasını iyi edecek, onun kahvesini nasıl sevdiğini bilecek!

İşte terk edilişten sonra ölüm sandığımız o boşluğun temelinde bu yatıyor. Artık onun Dünya’sının merkezi sen değilsin, şarap kadehi senin için kalkmayacak!

Sonra yalnızlık çökecek, odana, ruhuna, sokaklarına. Yalnızlık bir tercih olduğu zaman eşsiz bir hazinedir ama başkası tarafından buna maruz kalındığında katlanılması zor bir acıya dönüşür.

Ve bu ölüm boşluğu günahlara açılan da bir kapıdır aynı zamanda.

Çok şeye şahit oldum. Ne dudaklar öldü, ruhsuz öpüşmelerin ardından, kendi mezarını kazarcasına. Ne bedenler küstü, intikam alırcasına başka tenlerle sevişen. Ne düşler öldü. Ne adamlar vazgeçti sevmekten. Ne kadınlar bir daha açmadı topladığı saçlarını.

Ve sen içinde olduğun o karanlıktan bir çıkış deliği ararsın, bazen sırf içeriye güneş ışığı girebilsin diye hislerinde koca bir delik açarsın, kalbini delersin. Vicdanını hafifletecek sebepler aramaya başlarsın, başka bedenlere ihtiyaç duyarsın. Başka nefesleri teninde hissetmek istersin, yeninden inanmak uğruna aslında daha çok bataklığa saplanırsın. Ve sana sevmeyi öğreten o kişi son bir şey daha öğretir; aşk giderken, her daim getirdiğinden fazlasını sökerek götürür.

Ölüm bir tercih olduğunda hoş karşılanabilir ve kutsaldır. Ya Tanrı’nın eliyle olmalı bu ya da kendi irademizle. Ama bir başkası tarafından terk edildiğimiz zaman o boşluğu ölüm sanacak kadar aptal bir durumun içine giriyor ve yaşamak eylemini zamanın kucağına bırakarak erteliyoruz. Hayatımızdan, ruhumuzdan, bedenimizden, vicdanımızdan çalarak.

Saldırganlık ve Şiddet Doğuştan mı Gelir? / Evren Hoşrik




Psikolojide, henüz yaşına girmemiş bebeklerle yapılan yeni araştırmalar, bize iyiliğin ve kötülüğün temelleri hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Yale Üniversitesi’nde yapılan ve bir kısmı 2007 yılında dünyanın en saygın bilim dergilerinden biri olan Nature’de yayımlanan araştırmaların en önemli sonucu, “iyi” ve “kötü” davranışların doğduğumuzda bizimle birlikte var olduğuydu. Araştırmacılar yaptıkları bir dizi deneyde, bir bebeğin doğduğu andan itibaren içgüdüsel olarak fedakâr, paylaşımcı ve adil olduğu kadar önyargıya, ayrımcılığa ve bağnazlığa da sahip olduğunu gözler önüne serdiler. Yine bebeklerin, kendileri gibi olmayan, kendilerine benzer tercihlerde bulunmayan diğer bebekleri cezalandırma eğiliminde olduğunu açıkça ortaya koydular.

 

Yapılan çalışmada bebekler ilk olarak, ağzı kapalı bir plastik kutunun içindeki oyuncağa ulaşmaya çalışan bir kuklanın (kukla-1) çabalarını izlediler. Hemen ardından, yanda duran diğer bir kuklanın (kukla-2) gelip, oyuncak kutusunun kapağını açmasına yardım ettiğini gördüler. Az sonra aynı kukla (kukla-1), aynı çabayla yine oyuncak kutusunu açmaya çalışırken üçüncü bir kukla (kukla-3) kutunun üzerine oturarak, diğer kuklanın (kukla-1) oyuncaklara ulaşmasını tamamen engelledi. Basitçe ifade edersek, oyuncak kutusunu açmaya çabalayan kukla-1’e, kukla-2 yardım ederken kukla-3 engel oldu. Daha sonra bebeklere doğru aynı anda ve eşit mesafeden hem yardımsever kukla-2, hem de engelleyici kukla-3 yaklaştırıldığında, henüz beş aylık bebeklerin bile yaklaşık %80’inin yardımsever kukla-2’yi eline almak istediği gözlendi. Üç aylık bebeklerin ise elleriyle uzanamasalar bile gözleriyle yardımsever kukla-2’ye daha uzun süre odaklandığı görüldü.

 

Araştırmacıların bu çalışması bize, “iyi” ya da “kötü” davranışları ayırt edebilme becerisiyle ve aynı zamanda, aslında iyiye yönelen faydalı bireyler olma içgüdüsü ile doğduğumuzu ortaya koymaktadır.

 

Araştırmacıların, yine bebeklere kukla gösterileri izlettikleri biraz daha karmaşıklaştırılan bir diğer çalışmada, bir kukla (kukla-a) oyun oynamak amacıyla diğerine (kukla-b) oyuncak topu atıyor, topu alan kukla (kukla-b) ise topu alıp kaçıyordu. Daha sonraki sahnede, oyuncak topu alıp kaçan kukla (kukla-b), bu sefer oyuncak kutusunu açmaya çabalıyordu. Sahneye yeni gelen bir kukla (kukla-c), oyuncak topu alıp kaçan kuklaya (kukla-b) kutuyu açması için yardım ediyor, bir başka kukla (kukla-d) ise onun kutuyu açmasını engelliyordu. Az sonra, bir önceki çalışmadaki gibi, hem yardımsever kukla-c, hem de engelleyici kukla-d yine aynı anda ve aynı mesafeden bebeklere doğru yaklaştırıldı. Sizce bebek hangi kuklayı seçti? İlginç bir biçimde bebeklerin %80’inden fazlasının engelleyici kukla-d’ye yöneldiği görüldü. Yani bebekler, oyuncak topu alıp kaçan kukla-b’ye yardım eden kukla-c’den hoşlanmıyor, aksine onu engelleyen kukla-d’nin davranışını onaylayarak topu alıp kaçan kukla-b’nin cezalandırılmasını istiyorlardı. Böylece doğumun henüz ilk yılı içerisindeki bebekler içgüdüsel olarak, kısasa kısas davranışını onaylamaktaydılar.

 

Yapılan tüm bu çalışmalar bize, üzerine konuşacağımız ceza konusu bağlamında ele aldığımızda, doğarken içimizde iyilikle dolu olduğumuz kadar, eğitilmesi ve şekillendirilmesi gereken, aslında işlevsel olmayan ve geleneksek cezaya onay verme gibi olumsuz yönlerimiz de olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, doğuştan gelen olumsuz yönlerimizi öncelikle pekiştirmekten kaçınıp daha sonra durdurmak için ebeveyn ya da eğitimcilerin müdahalesinin gerekli olduğu anlaşılmaktadır.

 

Araştırmacılar, dünyaya gözlerimizi açtığımızda içimizde var olan iyilik ve kötülük yapma potansiyellerinin yaşla ve eğitimle nasıl değiştirilebileceğini görmek için de çalışıyorlar ve yine oldukça ilginç bulgulara ulaşıyorlar.

 

Ardı ardına yapılan çalışmalarda; sekiz yaşından küçük çocukların, diğer çocuklarla paylaşım konusunda bencil davrandıkları, sekiz yaşlarındayken eşitliği seçtikleri, dokuz ve on yaşlarındaysa ilginç bir biçimde, paylaşım konusunda diğer çocuklara kendilerinden daha cömert davrandıkları (toplumsal onay alarak ödüllendirilme ve takdir görme ihtiyacı nedeni ile) görülüyor. Bebeklik döneminden sonraki gelişim döneminde bulunan çocuklar üzerinde yapılan bu çalışmalar bize, çocukların davranışlarının eğitimle nasıl şekillenebileceğini; önyargı, bağnazlık, bencillik ve bunların bir sonucu olarak ortaya çıkan başkalarını cezalandırma dürtüsü gibi olumsuz davranışların yine eğitimle değişebileceğini, bunların bir “kader” ya da kalıcı kişilik özellikleri olmadığını gösteriyor.

 

Aktardığım bu çalışmalar; araştırma koşulları, iyilik ve kötülüğün tanımları, bebeklerin kuklaları seçme ölçütlerin-de pek çok etkenin rol oynama olasılığının bulunması gibi nedenlerle tartışmaya açıktır. Buna rağmen, eksiklikleri göz ardı edip söz konusu hâliyle yorumladığımızda anlaşılan o ki bir insan, hem “sevgi” ve “iyilik” hem de muhtemelen doğaya ve toplum koşullarına uyum sağlayıp hayatta kala-bilmek için “şiddet” ve “saldırganlık” içgüdüleriyle birlikte doğuyor. Daha sonra ise zihninde şekillenmeyi bekleyen bu içgüdüler, çocuğun hem anne babasına hem de okuldan aldığı eğitime ve çevresinde kendine model olan diğer bireyle-re bağlı olarak; paylaşımcı, bencil, önyargılı, hoşgörülü gibi nispeten kalıcı birer kişilik özelliğine dönüşüyor. Böylece bir çocuk yetiştirilirken, olumlu davranışları pekiştiriliyorsa “iyilik” yapmaya, olumsuz davranışları pekiştiriliyorsa “kötülük” yapmaya eğilimli olabiliyor. Tıpkı yaşlı bilge adamın hikâyesindeki gibi:

 

Yaşlı adam kulübesinin hemen önünde sevimli torunuyla oturmuş, az ileride birbirleriyle boğuşup duran, siyah ve beyaz iki köpeği izliyordu. Kendini bildi bileli, bu iki köpeğin kavgasına şahit olan ve şimdi delikanlılığın eşiğindeki torunu, bir gün dayanamayarak dedesine sordu:

 

“Bu kulübe için bir bekçi köpeği yeterli olduğu hâlde, neden iki köpeğimiz var dede?”

 

Yaşlı adam tebessüm ederek torununun saçlarını okşadı ve konuşmaya başladı.

 

“Onlar bir simge evlat!” Çocuk hemen araya girdi. “Neyin simgesi?”

 

“İyilik ve kötülüğün. Onlar bizim içimizde sürekli boğuşup durur. Tıpkı bu iki köpek gibi. Ve ben onları gördükçe hep bunu düşünürüm. Bu yüzden onları yanımdan ayırmıyorum.”

 

“Peki, hangisi kazanır bu kavgayı?”

 

Yüzünde yaşadığı yıl sayısından çok daha fazla çizgi taşıyan yaşlı adam, gülümsüyordu torununa bakarken;

 

 

 

"Ben hangisini daha iyi beslersem o!”

 

 

Psikolog Dr. M. Evren HOŞRİK

Sola Yayınları "Matematiğim Pekiyi Ama Kendimi Toplayamıyorum" adlı kitabından.

 

 

Pandora'nın Kutusu / Gamze Erinç


 
 
Bizim evde en büyük tasarruf mutluluktu. Evin rutubet kokan bodrumunda, bir kutu içinde saklardık gülüşlerimizi. Eve girer girmez; üst baş değiştirilir, tüm gün boğazımızda kalan, düğüm gibi biriken tebessümleri çıkarıp, özenle yerleştirirdik o kutuya. Hani şu Pandora’nın Kutusu var ya, işte tam öyle bir şey. Çünkü mutluluk bir yerde bozdurulamaz, vadeli bir hesaba yatırılamazdı. Hele komşular duyarsa, elimizde ne varsa gelir alırlardı. Ahlakımız, namusumuz, haysiyetimiz onun içinde saklıydı. Bu işin önemini henüz yedi yaşındayken babamdan öğrenmiştim. Hiç unutmam; okuldan dönmüş, apar topar üstümü çıkarıp, komşu çocuklarıyla oynamaya çıkmıştım evin önüne. Yakan top oynuyorduk ve yaşamı bu oyunlardan ibaret sanıyorduk. O gün açık ara yeniyordum arkadaşlarımı. “Yendimm işte yendimmm” diye bağırırken, bir tokat çarptı yüzüme. Babam, kahkahalarımı duyup koşmuş ve cezamı kesmişti. Sonraları her güldüğümde bu olay geldi aklıma. Gülmeye hevesli biri olamadım işte. Hayat griydi, ne kırmızı oldu, ne tozpembe, ne de tam bir siyah. Fakat nasıl alışıyordu insan, sıradanlaşıyordu her şey, biz de kanıksadık bu durumu yıllar içinde. Evimizin altında; bizden başka kimsenin bilmediği, kocaman bir hazine vardı. Biz aslında kimdik, ne istiyorduk, nelere sevinirdik ve neler hayal ediyorduk? Kendimize ve birbirimize dair tüm cevaplar oradaydı. Hiç tanışmadık o yanlarımızla. Öylece kaldılar orada.

Lisede “Takdir Belgesi” aldığımda, sevinçten havaya ne kadar mesafede zıplamam gerektiği bile belirlenmişti. Şu seviyeye kadar sevinilecek, öyle büyük hayaller kurulmayacak, umut et ama uçma kanar dizlerin yere düşünce. Mutlaka düşerdin, düşmeliydin de…

Bizim Pandora’nın içi hiç dolmadı. Bir gün de yeter demedi, isyan etmedi,  gizemini ve sessizliğini hep korudu. Ölçülemez bir derinliği vardı sınırların. İçinde kulaç atılamayan bir okyanus, seyrine dalamadığın parlayan bir gökyüzü, yiyemediğin bir elma şekeri. Sınırlar sınırsızdı ve kural koyucu bir hayalet gibi süzülüyordu evimizde.

Elbette bu düzenin içinde bizim de özgürlüklerimiz vardı. Ağlamak, kederlenmek, umutsuzluğa kapılmak. Bunlar doya doya yaşayabileceğimiz duygulardı. Babam öldüğünde, haklarımızı sonuna kadar kullandık. Hayatımda hiç bir duyguyu bu kadar rahat yaşamamıştım. Bazen akşamları ağlama krizlerine girer, sonra neye ağladığımı unuturdum. Özgürlüğün sarhoşluğu; nedenlerimi benden alıp, ruhumu kanatlandırıyordu. Annem, abim ve ben. Uzunca bir zaman bodrum kata hiç inmedik. Annemin solgun yüzü, gün be gün daha da soldu. Oysa böyle olacağını düşünmemiştim. Zamanla değişeceğini düşündüklerim hep aynı kaldılar. Meğer yapışırmış duvarlara, köklenip büyürmüş her bir odada kahkahasızlık. Abim ise babamdan aldığı mirasa riayet edip, kuralları uygulamaya devam etti. Üniversiteyi kazandığımda; içimde tarifi olmayan bir heyecan, ehlileştirilemeyen kısrak uyandı. Ankara’nın soğuk ikliminden çıkıp, daha önce görmediğim İzmir’e öğrenci olarak gidecektim. Üstelik abim bana harçlık gönderecekti. Babamın bayrağını; evi geçindirmenin yanında, bana bakarak da dalgalandırabilecekti. Kabul edilen bir yazgıya, başka bir hayatın peşinden koşmak istemeyişine hep içerledim. Çok güzel şiirleri vardı abimin, gizli gizli okurdum. Kızacağını bildiğim için ona hiç söyleyemedim tabi. Gizli anlaşmayı bozmadım. Aslını yüzüne vurup şöyle en güzelinden ona sarılmadım. Fakat bu yanını bilmek öyle mutlu ediyordu ki beni, başka sevdim onu yazdıkları yüzünden, başka bildim.

Gitme vakti gelip çattığında; karanlık holün beti benzi atmış sıvalarına şöyle bir baktım. Evet bir hapishane değildi evimiz, güzel günlerimiz de olmuştu ama beraat ediyor gibi hissediyordum. Sımsıkı sarıldım anneme, kaderine, gözyaşlarına, kabul ettiği halde sonsuz söylenmelerine.

 Abimle kapı eşiğindeyken; şunu fark ettim ki hoşça kal demem gereken biri daha vardı. Bir dakika geliyorum deyip, ağır adımlarla bodruma yöneldim. Üzeri tozlanmış, küskün Pandora’ya “Merhaba” deyip, ona seslendim:

“Ben gidiyorum sevgili sevinçlerim, içime attığım tebessümlerim, umutlarım. Çocukluğumun çamaşır misali iplere asılan masumiyeti, gidiyorum… Yaşayamadıklarımı götüremeyeceğim, biliyorum onlar hep sende kalacak. Yaşanmamış sayılacak, ukde olacak. Ama hayatımın bundan sonrasında kahkahalarımın sesini herkes duyacak! Hoşça kal!”

Arabaya binip apartmanımızın önünden ayrılırken, gözyaşlarıma engel olamıyordum. Babama kanlı canlı hoşça kal diyemesem de, o her şeye rağmen beni duyuyordu. “Hoşça kal Baba” diye haykırıyordum içimden… Kim bilir; ona öğretilmiş bu çaresizliğin, hayatımızı neye dönüştürdüğünü bize bakarken görebiliyordu artık. Belki de en çok babamın umutları vardı Pandora’da, yaşayamadıkları… Hiç bilemesem de;  yeni hayatım, beni kucaklamak için bekliyordu. Büyümüş bedeniyle, içimde duran çocuğun elini tutup gittim.

Soyun O Zaman / Buket Konur



 
 
Soyunmak, teslimiyetti esasen.

yalanları...

Üstünü çıkarırken ürkek, kaba saba ve aceleci acemiliğinde daha.

Gözleri başka yere odaklı, kulağında arabesk bir melodi, ağzında

küfreder misin bana sorusunun yanıtı olamayacak bir boş vermişlik.

Zırhımı çıkarmam dedi, yalanlarım dökülür, toplayamam.

Ben silerim yerlerini dedim, benden başka kimselere okutmam.

Çok geç dedi; her şey gibi...

Yalanlarımı yaşaman için bile geç hayat.

Arkanı dön, görme teslimiyetimi.

Başımı yana çevirir gibi yapıp izledim bir dolmuş hızı uzağından

savaşırken sahada o.

Zırhı hâlâ üstündeydi; teri üzerinde bir bütündü sanki.

Bir an döndü; aslında baktığı ben değildim ama gördü.

Ben beceremiyorum hiçbir şeyi der gibi döndü.

Hadi bu yalanın da günah keçisi sen ol; ben biraz daha kurulayım

der gibi döndü.

Artık öznellikten uzak; başka adamlara yazı yazacak kadar uzak tut

kendini benden der gibi döndü.

Söz bu son dedim.

Mesaj Yerine Hep Gitti, Gider / Selin Köken


 
 
 
Her yeni başlangıcın bizi biz yapan birer bitişi olduğu inancındayım. Çünkü hasar verdiğimiz zamanlar, hasara en açık olduklarımızdır aslında. İlişkiler ise birinin en güzel güleni olmakla, birinin en güzel güldüğü arasındaki emek sanıyorum.

Anlayacağız ama çok sonra...

 

Lakin gülümsediğimiz de şaşıracakaları kadar ne ara suratsızlaştık ?

 

Nedenler, nasılları ilk defa sollamıyor birbirini. Cevabı ne olursa olsun duymaktan korkmadığın soruyu sorabildiğin gün ise büyümüş oluyorsun. Ciddiye almıyor oluşumuzdur gülüşümüze engel. Suçlu yok. Suçlayacak pozisyona düşmekte üstümüze yok o kadar...


Hayatta yapmam dediklerini, hayatta yapamam dediklerinden daha çok yapar oluşun da bu yüzden.


Hayat...


 

Bir tehlike de; her içtenlik çabamıza rağmen kayboluyor oluşu içimizdeki samimi tarafların.

Halbuki bir ağaç kadar telaşsız olmak vardı bu hayatta.  Bende bu sebepten yazıyorum sanırım. Sahteliğe çarpmasın, arada yitip gitmesin diye içinde kaybolduklarım. Çünkü yazı kalır, ısrarla hatırlatır her zaman.

 

Belki de bu geçip gitmek hissidir bizi deniz kenarına sürükleyen. Yalnız oturmaya -ki bu durmaktır da başka bir anlamda- mecalimiz kalmadı özetle daha fazla...

 

Mesaj yerine hep gitti, gider...