30 Haziran 2018 Cumartesi

Kağıttan Sesler / Erhan Sertbaş


 
 
 
Ömer Dinkçioğlu’na


Basmakalıp rüyalardan uyandığım bir sabah fark ettim onu. Sabahın seslerine katılan yeni kuşu. Gecenin aykırı seslerini duyup uyanmak, sonra yeniden uyumak, sonra şehrin başka seslerini duymak, bir kez daha uyanmak hep olağan şeyler benim için. Bu kuşun ötüşü hariç. Çok sıra dışı, beni uyandırmıyor ama kulağım onu arıyor artık sabahları. Gün doğarken sadece yirmi dakika, belki otuz; ötüyor ve kayboluyor. Güzel, dolu, doygun bir ıslığı andıran sesini salıyor sabahın ıssızlığına. Güneşi görünceye değin süren bir gösteri onunki. Önce kısa bir ıslık, ardından uzun bir tane ve sonunda bir es. Bence şöyle demek istiyor; [ ; 1 ‘ ] . (Durun. Başlıyorum. Ve dahası var.)

Aslında sese odaklanınca ötüşten çok bir eyleme çağırıyor gibi. Yeni bir gün doğuyor, uyanın ve onu karşılayın diyor bence. Hala hayattasınız, bir gecenin karanlığı daha devrildi. Uyanın ve bana katılın diyor içli içli.

Yaz gelmiş. Bu ötüşten belli ve ben bu kuşla mutlaka tanışmalıyım.

Kulaklarımın bu sesin peşine düştüğü sabahların birinde araya bir yavru kedinin acıklı haykırışları karıştı. Ne zaman ağlayan bir bebek, bir hayvanın yavrusunu duysam içim acır. Dayanamam, ararım. Dur dedim kendime, ararsın, biraz daha aydınlansın ortalık. Gün aydıkça ana caddenin sesleri de dolmaya başladı kulaklarıma. Otomobil sesleri, motosiklet sesleri derken otobüsler de kervana katıldı. Gün boyunca havalı frenlerinden, havalı süspansiyonlarından, havalı kapılarından fışkıran fısıltıları, ruhunu kaybetmiş yılanlar gibi etrafa saçıyor belediye otobüsleri. Yorgun ve karaktersiz. Bazen bu şehir fısıltısını ambulansların heyecanlı feryatları bastırıyor ama içindekilerin bu telaşa katıldıklarını pek sanmıyorum. Yolculuk boyunca ambulansın şoförü kazanılmış bir önceliğin iktidarını sürerken, egosu mastürbasyonun doruklarında geziyor çoğunlukla. Şehir elbirliğiyle gürültüye uyanıyor.

Gün içinde bir yandan işlerimi yaparken bir yandan da durmaksızın ağlayan kedi yavrusuna kayıyordu dikkatim. Birkaç kez yerini bulurum diye balkona çıkıp çevreyi dikkatlice izledim. Yalvararak ağlıyor ama nerede olduğu belli değil. Ana caddeyi ortasından bölen yeşil alandaki mazgallardan birine yoğunlaştım. Ses bazen artarak bazen zayıflayarak yayılıyordu sanki bu delikten. Telefonum, anahtarım, yavru kediyi koyabileceğim bir kutu ve ellerimi korumak için eski bir tişört alıp caddeye indim. Caddeyi ortasından bölen yeşil alana geçtim ve gelen arabalara da dikkat ederek yağmur suyu giderine doğru eğildim. Mazgalın, kaldırımın yan yüzüne dik olarak yapılmış girişinde demir ızgara yok, üzeri de beton kapaklarla örtülmüş. Sanırım buradan girmiş. Ufacık, gri bir yavru kedi. Hem korkmuş, hem de yorgunluktan bitmiş halde beton kapakların dibinde ağlıyordu. Başımı kaldırıp yattığım yerden doğruldum ve sağ elime tişörtü sardım. O sırada iki genç kız ve köpeğini gezdiren bir delikanlı da kurtarma ekibine dahil oldular. Önce genç adamın yardımıyla beton kapakları yerinden kaydırdık sonra ben tişörtlü elimle yavru kediyi aldım biraz sevdim ve kutuya koydum. Tam, annesi nerde acaba, nereye götürsek sorularını yanıtlarken, bir anda caddenin karşısından yükselen bağırış ve naralarla kesildi konuşmamız.

Otuzlu yaşlarında görünen bir adam, etrafa tehditler savurup, sallanarak caddenin karşısındaki lokantanın müşterilerini ve sahiplerini korkuttu elindeki kırık bira şişesiyle. Lokantayla bitmemiş bir hesabı var anlaşılan. Bağırışlar, küfürler bitmek bilmiyor. Öteki elinde bir naylon torba var. Üzerinde çiçek desenleri olan, tuhafiyecilerin, kırtasiyecilerin kullandıkları türden. Lokantanın sahipleri ve çalışanlarına ağdalı küfürler ettikten sonra, sanki içtiği ne haltsa yetmiyormuş gibi yan binanın altındaki tekel bayiine doğru seğirtti. Açıkçası ben hala içmeye devam edeceğini düşünürken o daha kararlı bir adım attı. Üzerinde kocaman, kırmızı çiçek resmi basılı olan naylon torbasını bira kasalarının hemen yanına dikkate değer bir özenle yerleştirdi. O anda sahip olduğu tek şeyi, yaklaşan kargaşadan korumak niyetinde olduğu belli. Ortalık sakinleşince bıraktığı yere dönecek ve torbasını alacak. İçindekinin önemli bir şey olduğunu sanmıyorum ama mal canın yongası, vaz geçmeye niyeti yok. Ve bütün sarhoşluğuna karşın yaptığı her şey planlı, yani kanlı bir şiddet göstermekten çok, mağduru oynuyor ama öfkeli mağdur. Biraz sonra polisler gelecek, o da bunu biliyor. Elindeki kırık şişeyi attı ve kasaların en yakınındakinden iki boş bira şişesi aldı, birini diğerine vurarak, ötekini de bir kol uzağındaki apartmanın bahçe duvarında kırdı. Her iki şişeyi de gövdeleri tamamen kırılıp boyunları kalacak şekilde ufalttı. Belli ki bu işte ustalaşmış. Şimdi elinde kısa ama keskin ve aynı zamanda ölümcül sayılabilecek iki silah var. Sarhoş olması bu işteki ustalığını engellemiyor; daha önce kaç kez yaptı kim bilir. Bütün bu hazırlık sürecini az önce başladığı küfürlerle süslemeyi de unutmadı.

O anda ekip arabasından inen, biri diğerine göre yaş ve hacim olarak büyük iki polisten büyük olanı;

“Bırak lan elindekileri, hadi gidiyoruz” deyince az önceki kahramanlığının yönünü polislere çevirdi.

“Abi ben polis için, asker için ölürüm. Gözünüzü seveyim yaklaşmayın, doğrarım kendimi” dedi ve sol eliyle tişörtünü sıyırıp çıkarırken diğer elindeki şişeden bozma silahını karnına iyice dayadı. Sonra tişörtünü bıraktı ve sağ elindeki şişeyi, gözünü polislerden ayırmadan sol koluna sürtmeye çalıştı. Kendini kesmeye pek kararlı görünmüyor. Polisler yaklaşmaya başlayınca önünde durduğu apartmanın bahçesine girerek arkaya doğru kaçtı. Bütün bu tiyatroyu izlediğim ana caddenin ortasındaki geniş yeşil kuşağın görüş açısı burada noktalandı. Eğer devamını izleyeceksem peşlerinden gitmeliydim. Gitmedim. Sesler yeter bana. Ve bu kedinin annesini bulmam gerek. Genç kızlardan birinin kucağında gözleri kapalı şarkı söylüyor.

İnsan kedilere yakınlık duymaya başlayınca sokakta hangi kedi hamile, hangisi doğurdu, babaları kim merak ediyor ve ister istemez izliyor. Bizim yavru kedinin ailesi de az önceki olaylı lokantanın arkasında yaşıyor. Birazdan annesiyle buluşacak. Ama birden beklenmedik bir şey oldu. Caddenin biraz aşağısındaki bir apartmanın terasından bizim sarhoşun narası yükseldi;

“Yaklaşmayın lan! Atarım kendimi!”

Teras duvarının hemen dışında, alt katın panjur dolabının üzerinde, yüzü caddeye dönük gösterisine devam ediyor. Sirklerdeki trapezciler gibi. Elleri arkasından teras duvarının harpuştasını tutuyor sıkıca, sallanıyor ama kendini bırakmıyor. Aynı anda panjur dolabının üzerinde ileri geri dikkatlice gidip geliyor. Polisler de arkasında.

Bir süre sonra trafik durdu, meraklılar toplanmaya başladı. Cep telefonları çıkarıldı, fotoğraflar, videolar çekildi, interneti çok olanlar canlı yayın bile yaptı. Genç adam yirmi dakika sonra ikna edildi ve gösteri, ambulansa bindirilip gönderildiği hastanenin “Acil” yazan soğutucusunda sona erdi.

Sahile gitmeliyim. Bu kadar gerilimi ancak deniz alır üzerimden. Belki birkaç kişiyle karşılaşırım, belki biraz soğur bu heyecan.

Yavru kediyi anasının yanına sağ salim bıraktım ve eve çıkıp çantamı, iki soğuk birayı alıp sahilin yolunu tuttum. Yoldan da büyük bir paket kraker aldım. Kumrular ve serçeler için. Pek seviyorlar.

Oturduğumuz yer, bazen ufkuna boş boş baktığımız bir çıkıntı. Denizden az yüksekçe bir düzlük ya da karayolundan çalınmış bir cep. Üç tane palmiyenin köklerini korumak için yapılmış bir kaldırımın üzerinde oturuyoruz. Deniz bazen iyi bazen kızgın. Buraya “Balkon” diyoruz biz gedikliler. Arkamızda sahil boyunca akan bir ana cadde var.

Büyücüler Meydanının Çaycı Tekin’i ne zaman boşları almaya gelse; “Keşke bütün boşları alabilsen” derdim. Burası o boşları denize bıraktığım yer. Bana benzeyen, benim gibi düşünen başkaları da var elbette. Öğleden sonraları, bazen akşamın erken saatlerine kadar iki, üç biranın eşliğinde boşluklarımızı paylaştığımız insanlar. Bir ressam, iki müzisyen, bir şair ve ben müdavimleriyiz bu soğuk kaldırım taşının.

Balkona ulaştığımda Şair, köpeköldürenini çoktan yarılamıştı. Selam verip yanına iliştim. Bir süre konuşmadan ufkun boşluğuna baktık. Serçeler geldi, biraz kraker verdim. Sonra kumrular birer ikişer yeme ortak oldular. Bir bira açtım. O sırada Ressam geldi, selam verdi ve o da bir süre konuşmadan oturup elindeki poğaçalarla serçeleri ve kumruları şişmanlatmaya başladı. Çok geçmeden müzisyenler de bu garip topluluğa katılmıştı. İlk lafı kim açacak diye yükselen merakı, ben sarhoşu ve kediyi anlatarak söndürdüm.

Balkonda boş bakılır ama boş konuşulmaz. İş konuşulmaz, lafa girilmez, söz biter, sahibinde kalır.  

“Sanırım” dedim. “Bütün bu gürültüden egosuna yeterince pay çıkaramazsa eve döndüğünde ilk işi karısını dövmek olacak. Bütün suçu onun ve çocukların üzerine yıkıp ikinci ve en gizli gösterisini evde yapacak. Gizli diyorum ama değil. Komşular duyacaklar; “Bize ne” deyip karışmayacaklar. Belki de polisler, doktorlar, hemşireler ve diğer insanlar ona iyi davranacak. Kendini yeterince acındırdığını, şefkatle dolduğunu hissedecek. Bu dilencilik hangimizde yok ki? Yüreği yükselecek, kendini yenilmez hissetmesini sağlayacak yakınlarındaki insanlar. Eve döndüğünde karısını yine dövecek. Yenilmez olduğunu kanıtlamak adına.”

O bildiğimiz kısa sessizliklerden biri girdi araya.

“Hayatının sonuna değin hükümsüz bir anahtar gibi nereyi, hangi kapıyı açtığı belli olmayan, belki hiçbir kapıyı açamayan bir zavallıya dönüşmüş olarak yaşayacak. Ne yapıyoruz biz bu insanlara böyle?”

“Belki şöyle bir şeydir” dedi Şair* kaşının birini kaldırıp seyrelmiş beyaz saçlarını eliyle geriye doğru tarayarak;

suya eğildi adam
arıyordu
az önce denize düşen
bir yağmur damlasını

(hiç geçmediği sokaklardan gelmişti kıyıya)

suya eğildi adam
gözlerini kapadı, gördü
diplerde yatanı
cesedi sağlam, ruhu delik deşik

(solgun dudakları, süzülüyordu kırlara)

gözlerini açtı, arıyordu az önce
denize düşen yağmur damlasını
o damla
son hızla dimdik düşmüştü suya

(yitip gittiğini anlamıştı, kaygılı tedirgin dalgalarda)

denize yakın mağaralarda
bir susuzluk duyarsan
avucuna alıp
tutabilirsin

adam kalktı, hiç gitmediği evler
hiç geçmediği sokaklar
hiç tanımadığı ağaçlar, arasından
yürüdü gerisin geriye...

 

“Bence buna bir ezgi eklemek gerek. Bestelemek mi demeli karar veremedim. Ama kesinlikle bir müzik istiyor” dedi Ressam. Hep birlikte onayladık. Şair belli belirsiz bir “Bakarız” sözüyle geçiştirdi öneriyi.

“Nasıl hatırlıyorsun Abi bütün bunları?” dedim.

“Az yazarsan unutmazsın” dedi sigaradan artakalan sesiyle.

“Az yazmak dedin de, o mektup geldi aklıma bak.”

“Hangi mektup?” diye sordu Gitarist.

“Öylesine, sıradan bir mektup. Ben hiçbir mektubu okumam” dedim kararlılıkla. “Çünkü yazıldığı andaki bütün duygusu bana ulaşıncaya değin soğur, yorulur. Kağıttan seslere dönüşür bütün o mektuplar. O yüzden okumam ben onları.  Sadece o son mektup bekliyor panoma asılı halde. Bütün mektupları, kimden gelirse gelsin açmadan yakarım; o hariç. Onu bekletme nedenim sahibinin artık yazamayacak olması. Çıkarken yine gözüme ilişti ve ben yine onu okumaktan kaçmanın bir yolunu buldum.”

“Bakkala gidiyorum ben, dedim, cevabını beklemeden. Kimse de cevap vermedi zaten. Çıktım evden.”

Gülüştük.

Belki benim onu okumaya cesaretim yoktur” diye mırıldandım dalgaların gürültüsü arasına. Kimse duymadı.

“Atlasaydı ayakkabıları ayağından fırlar mıydı acaba?” dedi Viyolacı. Aslında viyolayı çok sevdiği için ona böyle diyoruz, özünde bir basçı o.

“Kim? Sarhoş mu?” dedi gitarist.

“Evet” dedi. “Atlasaydı ayakkabıları ayağından fırlar mıydı?” Bir süre sustu, birasından bir yudum aldı ve sürdürdü konuşmasını;

”Ben hiç bağcıksız ayakkabı giymem. Neden olduğunu biliyorum ama söylemekten korkuyorum.” Bizden beklediği ısrarı verince anlatmaya devam etti.

“Çocukluğumda gördüğüm trafik kazaları yüzünden. Hani yayaların karıştığı kazalar vardır ya. İşte onlar. Yaya yerde yatıyordur, yaralıdır ya da ölmek üzeredir, belki de ölmüştür. Çoğunlukla bütün bir insan görürsünüz. Ama ben onları hep eksik bulurdum. Ayakları çıplak olurdu. Ayakkabılarını arasanız belki bulurdunuz ya da olay yerine gelirken gözünüze ilişirdi tek bir mokasen. Hep şöyle düşünmüşümdür; şimdi ayağa kalksa, evine yalınayak mı gidecek? Nasıl bir korkuysa benimkisi. Yıllar sonra bir arkadaşım bununla ilgili bir sav ileri sürdü ya da duyduğunu söyledi. Eğer yayaların karıştığı bir trafik kazasında yayanın ayakkabıları ayağından çıkıp etrafa dağılmışsa sonuç yüzde doksan ölüm olurmuş. Belki ölmemek için bağcıklı ayakkabı alıyorum hep, belki bu ölüm korkusudur bendeki kim bilir?

“Gerçekten hiç bağcıksız ayakkabın yok mu?” diye sordu Şair.

“Evet yok. On üç yaşımdan beri bütün ayakkabılarım bağcıklı.” Birasından içti biraz ve devam etti; “Belki diyorum, bu adamın da derin bir ölüm korkusu var. Ha? Ne dersiniz?”

“Nereden vardın bu kanıya” dedi Şair.

“Torbası. Naylon torbası. Onu özenle koruyor. Ölmek istese o kadar değer vermez. O her neyse çok önemli ya da benim bağcıklı ayakkabılarım gibi yaşamla arasında sıra dışı bir bağ.”

“Belki çok ilgisiz kalacak söyleyeceklerim ama görünenin dışındaki bir dünyadan söz ediyoruz sanki” dedi Gitarist. “Bana yıllar önce yaşadığım bir şeyi hatırlattı.”

“O zamanlar kardeşimle beraber babadan kalma dükkanı işletiyoruz. Perşembe Pazarında bir hırdavatçı dükkanı. Gecenin kör saati. On olmuş. Misafirimiz var; konservatuarda öğretim üyesi olan bir profesör. Keyifli bir sohbet sürüyor o daracık dükkanın içinde. Havadan sudan konuşuyoruz ama konu yine dolanıp müziğe geliyor. Bir ara profesör adını hatırlayamadığı bir gitar sanatçısına getirdi konuyu.”

“Hani bir müzisyen vardı” dedi. “Klasik gitar virtüözü. Hatta “gitar genius” derler kendisine. Kimdi ya? Hay Allah çıkaramadım şimdi. Gotik ya da, yok yok Barok bir tarzı var, İspanyol kendisi.”

Yüzünde bilen ama hay aksi hatırlayamadım ifadesi var. Oldum olası sevmemişimdir bu tavrı. Fazla kibirli bulurum. Neyse.

“Andres Segovia mı?” dedim. Profesörün yüzündeki şaşkınlık bütün İstanbul’a yeterdi sanırım.

“Yuh!” dedi. “Gecenin onu olmuş, Perşembe Pazarında bir hırdavatçı dükkanında bir hırdavatçı Andres Segovia’yı biliyor.”

“Yuh!”

“Sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim. Galiba bazılarımızdaki istek, bilginin tekelini kırabiliyor. Ya da görünen her zaman görünmeyen bir derinliğe sahip olabiliyor. Şaşırtıcı olan bu sanırım.”

“Profesörle bir daha görüştünüz mü?” diye sordu Viyolacı, bıyık altına gizlediği gülümsemeyle.

“Evet, birkaç kez bir araya geldik ama eskisi kadar heyecanlı değildi sohbetlerimiz. Giderek o da uzaklaştı ve gelmez oldu bir süre sonra. Bizim için değişen çok şey olmadı. Müzik yapmaya devam ettik.”

“Ben de geçenlerde buna benzer bir duygu yaşadım. Bana sorarsanız çok gerçeküstü” dedi Ressam. Büyükçe bir yudum aldı birasından. Boyalı ellerine baktı önce, denize doğru bir elini uzatıp parmaklarını açtı, inceliyormuş gibi başını sağa sola oynattı. Tırnak aralarına girmiş boya parçalarını temizler gibi yaptı. Ama sıkılıp dudağının kenarına yapışmış sigarasının ucuna yenisini ekledi ve anlatmaya başladı.

“Tuvalin başına öylesine çöreklendiğim bir gündü. Bir şeyler karaladım. Beğenmedim ve üzerine yeni bir şeyler daha karaladım. Günlerdir aklımı zorlayan bir şey var ama çıkmıyor. Sonra oturdum karşısına bir sigara yaktım. Sağına baktım, olmadı solundan izledim bir halta benzetemedim. Ne diye çizdiysem? Sonra birden gözümün daldığını, görümün değiştiğini algıladım. Arada bir öteki evrenin pencerelerinden biri açılıyor, seçilemez görüntüler akıyordu bu tarafa. Sonra birden bir kadın belirdi bu çerçevelerin birinin içinde. Botero’nun resimlerinden birini andırıyordu. Sanki sanatçı resme başlamış ama yarım bırakmıştı. Kadının belinden üstünü çizmiş, boyamış; fonda yapmayı düşündüğü evleri karakalem bırakıp boyamamıştı. Belli belirsiz hissediliyorlardı.  Kadın, silindire benzeyen kollarını olmayan bir pencerenin pervazına dayamış gibi duruyordu ve çerçevede bu çizginin altında hiçbir şey yoktu. Biran hareketlendi, o tombik kollarından birini sallayıp veda etti ve gözden kayboldu. Bulunduğu pencere de kadın kaybolurken bir parça kağıda dönüştü, sallana, nazlana düşerek yere kondu. Bu sürecin bir sese dönüşeceğini asla bilemezdim ama konma sesi bu güne değin duyduğum en güzel ezgiye dönüştü.” Sustu. Biraz daha bira içti ve devam etti;

“Gerçek siyahı bulduğumu hissediyordum. Tuvale vurmaya başladım o siyahla. Bir, üç, beş derken alıp başını giden siyaha tutuldum. Sanki benden bir şey çalıyordu. Bana ait bir şey. Bir gizem, bir sihir… bir ses… benden tuvale akan bir müzik vardı ortada… o eşsiz, tarifsiz siyaha bulanmış…”

“Görüntü aniden kayboldu ve kendime geldim. İster istemez düşünmeye başladım. İnsan yaptığı resme müziği nasıl yerleştirebilir? Ya da bir müzik bir resme nasıl sızabilir? Dahası müzik nasıl seslerden renge dönüşebilir? Bir gün çözeceğimi biliyorum” dedi ve ekledi;

“Eminim senin profesör biliyordur.”

Küçük neşeli kahkahalar yayıldı denize doğru.

Sohbet, içkilerin boyu kadar sürdü. Hepimiz bitirdikten sonra görüşmek üzere dağıldık. Eve döndüm.

Günlük işlerime kaldığım yerden devam ederken yine onu duymaya başladım. Bir ses var kafamda, bilmediğim bir dili konuşuyor. Ama her nasılsa ben anlıyorum onu. Beni mutlu ediyor hep. Öyle akıcı ki. Sonra ben onu hiç farkında olmadan bildiğimiz dünyaya çeviriyorum. Çevreden gelen sesler de öyle. Örneğin televizyonda İngilizce konuşan bir adamın söyledikleri. “Take off”, “mine” gibi. Ses sanki bir arabanın ya da motosikletin değil de konuşan birinin sesi gibi. Belki de ben onları öyle duymak istiyorum. Şekillendiriyorum, eğip büküyorum, kim bilir. Mesela şu gezgin vantilatör. Varla yok arasında tıkırdamaya benzer bir ses çıkarıyor önce, ardından bir vınlamaya dönüşüyor. Galiba günlük hayatta konuşan insanlar da seslerini böyle bir akışla kullanıyorlar. Bu sesleri birleştirince vantilatörden gelen ses şuna dönüşüyor; “She’s gone.”

Mektup okumayı öğrenmem gerek.

Bir insan söyleyebileceği en tehlikeli yalanı kendisine söylüyor sanırım. Yatağa gittim.

Altı saat sonra paramparça bir uykudan uyandığımda ben de kendimi paramparça hissediyordum. İnsan her uyandığında uzuvlarını daha doğrusu duyularını kontrol eder mi? Aynaya bakarsınız örneğin; kendinizi göremiyorsanız aklınıza ilk gelen kör olduğunuz değildir. Ortamdaki başka koşulların yetersiz olduğunu düşünürsünüz. İnsan her gün kör olmaz ki; nereden bilecek kör olacağı günün o gün olduğunu. Ya da kulaklarınız, siz istemeden bile her şeyi duyar. Ya duymasaydı, sağır oldum der miydiniz? Ya konuşamasaydınız? Sesiniz çıkmasaydı. Sabah aynaya bakarken dünyanın en yakası açılmadık küfürlerini her dilden söyleyerek kendinize “Günaydın” diyebilir miydiniz?

Derken o büyülü ıslık sabahı doldurdu yine. “Durun. Başlıyorum. Ve dahası var.”

Aynaya dönüp içindeki adamın ellerine baktım. Biri var avuçlarında; seslerle kırılıyor. İnsana ait sesler kırıyor onu. Saçlarından, tırnak uçlarından kırılıyor, toza dönüşüyor. Sonra gözleri, gülüşü, kahkahası, umutları, yüreği, aklı kırılıp karışıyor tozlara. Konuşulamıyor karşısında sadece aklınızdan geçenler yüzünüze akan bir ifadeye dönüşüyor. Bir süre sonra, düşündükleriniz de onu kırmaya başlıyor. Düşünceler çatışıyor ve kırılıyor. Tane tane, zerre zerre dağılıyor havaya; ellerinde bir kınalı leke sesi. Haykırıyor sanki;

“Kağıttan sesler yoktur.”

 

Erhan Sertbaş

Haziran 2018

Antalya

 



Dipnot:
*Şiir Ömer Dinkçioğlu’na ait, 16 Aralık 2010 tarihli. Henüz hiçbir yerde yayımlanmamış.

 

 

 

 

1 yorum: