18 Mayıs 2016 Çarşamba

İç Ses / Buket Konur




"Denizin eteğini sıyırıversen," dedi, "tüm kestanelerini ayıklasan bir bir ve yalınayak yürüsen üzerinde; huzur ve güven ile." Denizi sonsuz kılar mıydı bu korunaklılık, boğulmama keskinliği ve yüzememe esrikliği... "Deniz neden sonsuz olmalı ki!" diye mırıldandı içinden, dudaklarına kadar ulaşan ama bir türlü dökülemeyen iç sesle; "Deniz neden ölümlü değil!"

-gece oldu sonra; hayallerini başlattığı saatlerdi kısaca- Saçlarını balonlara bağladı uçurmak için kokusunu herkese. Bir tek o duysun istedi haykırışını; ne mümkün! Bir tek o duymadı! Bereketli yatağına gömdü başını uzasın, ulaşsın diye balonların yetişemediği yere elleri... "Tutku yanıcı maddeden mi yapılmıştır?" diye geçirdi içinden; gerçekten dokunursa daha mı az yanacağını merak ederken. Öznelerinin iplerini kesti, özgür bırakmak için; saçlarıysa artık yataktan biçare.

Sevişmek istedi çılgınca tüm kelimelerle; batırmadan acıtmadan pamuk kıvamındaki bir öfkeyle. Keşfetmişti içinde ondan bağımsız atanı, keşfetmişti içine oturan güçlü yanlarını; keşfedememişti bir kez daha aşkı. Tek arayışı buymuş gibi, titrerken dudakları. Kalbi yalancı, ruhu yalancı; tırnakları bu öfkeye çok yabancı.

-astral seyahate hep özenmişti- Mabedine dökülmeye gitti. Bir sürü şey biriktirecek, bir sürü şey bitirecek; bir sürü şey bırakacaktı. "Ya uyu, ya konuş, ya seviş; ama seviş! " Sesindeki coşkudan zerre pişmanlığı olmadan. Uzun süre hiçbirine başlanamadı. Sonra uzun süre aldı konuşmaları. Gözlerini kapatıp "Gözleri yok; gözleri yok anımsanacak!" diye kendini dövüyordu. Kendini dövmeye yeni başlamamıştı; eskiden beri bildiği bir kaleydi bu. Kendini bağırışlarıyla ezerek korunaklı kılıyordu. Güçlüydü; sevişirken ve unuturken! Uyanmayı unutmuştu, uyanmamak hoşuna gidiyordu.

Elinden gelse gideceği her yere yalın ayak ve asla koşmayarak gitmeyi tercih edecekti. -vakit öğlendi- Hava sert, dudakları kilitti. Kimliksizliği korunaksızdı ve anladıkça haykırıyordu: "Benim adım yok! Benim adım yok!" Ona hiç seslenilmedi ve o, bunu asla önemsemedi ki! Ertesi gün arzulanmadığı arzularda boğulurken; kilden ayırmıyordu bedenini. Biraz daha gerçeklik biriktiriyor ve yatağı, öfkesini anımsamayacağı kadar soğuyordu. Hatırlıyordu!.. Farkına vardığında, hoşuna giden bir kelime oyununu keşfetti. Eşanlamlı sözcüklerde ona hep biri olumlu, biri olumsuz gibi gelirdi. İyi anları anımsar; kötü anlarını hatırlardı. Öfkesini anımsamaya başladı...

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder