17 Ocak 2017 Salı

Ruh Teması / Achilles Valentin


 
 
Dudaklarının ucunu kıvırarak güldü neden sonra; “Tebrik ederim.” Çok iyi bildiğim ve hayran olduğum neşesi yayılmadı yüzüne. Sesinin titremesine engel olamıyordu. Gözbebeğinin titrediğini fark ettim. Hayal kırıklığının resmi geçidi…

Ciğerlerimden bir ateş kaydı karın boşluğuma. Daha önce nasıl anlayamadığımı düşündüm. Boğazım düğümlendi. Yine de kuru bir sesle “Teşekkür ederim.” diyebildim. Gözlerimi gözlerinden çekemiyordum. Sessizlik uzun sürünce boğazımı temizledim. “Önemli bir şey söylemek istiyordun. Ne söyleyecektin?”

Güldü. Daha önce fark etmediğim kadar güzel gülüyordu. “Senin haberinin yanında önemi yok.” dedi. Saatine bakıp “Gitmem gerek.” diyerek aceleyle çantasında aslında aramadığı bir şeyleri aramaya koyuldu. Bir kartvizit çıkardı derin kuyudan. Elleri titriyordu.

Her seferinde yaptığı gibi sarılmadı bu kez. Yanağını yanağıma değdirip elimi sıktı. “Tekrar tebrik ederim. Hayırlısı olsun.” Kartvizitteki numarayı telefonuna işlerken arkasını dönüp gitmeye koyuldu. Sessizlik ile kelime arasındaki ölçülemeyecek zaman aralığında bir şeyler koptu içimde. Kolundan tutup çevirdim bedenini bana doğru. Diğer elimle beline sarılıp çektim kendime. Kendiliğinden birleşti dudaklarımız. Gözyaşları damla damla aktı yanaklarından dudaklarıma. Teninden önce gözlerinin tuzunu emdim ruhuma. Elleriyle ensemden tutup uzaklaştırdı nefesimi yüzünden. “Geri zekâlı.” dedi. Bakışlarındaki öfkeden korktum. Anlayamamıştım. “Geri zekâlı!” diye yineledi. Hemen ardından da “Geç kalıyorsun.” diye ekledi.

Zamansızlık o anda sona erdi. Gerçek hayat gelip yerleşti karabasan gibi. “Ne yapacağım şimdi?” diye sordum. “Senin hayatın, senin kararın.” dedi. Buz gibi soğuktu sesi. Toprağa gömülmüş eski kemikler gibi çakılı kaldım yeniden gitmeye koyulduğunda. Omuzlarımın üzerinde gezindiğine inandığım iki melek kılıçlarını çekip havaya kaldırdı.

İlk hamleyi sol omzumun üzerindeki boynuzlu yaptı. “Bırak da mutlu olsun!” diye bağırdı kılıç tutan elini hasmına doğru savururken. Sağ omzumun üzerindeki kanatlı çapraz tutuşla karşıladı üzerine inen kılıcı; “Sen zevkten, mutluluktan başka bir şey bilmez misin?” Boynuzlu hiddetlendi; “Ya ne için gönderdik onu dünyaya?” Zıplayıp kılıcının sivri ucunu batırmaya çalıştı kanatlının omzuna. Çevik bir hareketle sıyrıldı kanatlı. Hemen arkasından eğilip boynuzlunun dizlerine savurdu kılıcını. Beyaz bir tüy yükselip süzüldü gözlerimin önünde. “Burası mutlu olunacak yer değil. Bunu kimse anlamıyor senin yüzünden.”

Boynuzlu acı bir çığlık attı kanayan dizlerinin üzerine çökerken. Kanatlı; “Bir karar aldı. Bir söz verdi kendine ve tutmak zorunda. Bunun geri dönüşü yok!” diye bağırdı. İki eliyle kaldırdı kılıcını. Hasmının sırtına indirecekken “Yeter!” diye bağırdım. Omuzlarımdaki yük bir anda boşaldı. Gölgeye karışıp kayboldular az önce dövüşenler. Onlar gidince denizi seyreden boş banklardan birine oturdum. Aç martıların çığlıkları arasında düşündüm bugüne kadar olanları.

Telefonda başlamıştı öykü. “Merhaba!” dedi bir kadın sesi. “Merhaba?” diyerek karşılık vermiştim. Ama o bildik kendini tanıtma faslına geçmemişti merhabaların sonrası. Çok iyi bildiğim bir metni okumaya koyuldu telefonun öbür ucundaki ses. Benim sözlerimi benden güzel söylüyordu;

Buradan bakınca anlaşılmıyor. Ne renk senin gözlerin? İyice yaklaşmadan anlayamıyorum. Ta içine bakmam gerek. Dengemi kaybetmemek için elini tutabilirim bu esnada. Korkma; eğer birdenbire öpersem seni. Tutamam kendimi biliyorum. Yok canım; öyle her gözünün içine baktığımı öpmüyorum elbette. Bu tamamen seninle ilgili. Aklımdan geçirdiklerimin dilimden dökülmesi yanlış, biliyorum. Ama görmeden önce âşık olmuştum sana.

Bunu söylemenin nesi yanlış diye sorabilirsin. İşte o zaman acı bir tebessüm yerleşir dudaklarıma. Bunun tek cevabı var; “Tecrübe.” diyebilirim sadece bu soruna karşılık. Çünkü verebileceğin en güzel hediyeyi verdiğini sanıyorsun, artık tutmak istemediklerini söylüyorsun ve büyüyü bozuyorsun söylersen. Bu hep böyle oldu. Tecrübe korkuyu arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Âşık olunduğunu hissedenin, âşık’ına üstünlüğü başlıyor ağıza alınmaması gerekenler söylenince. Kısacası âşık’a haddi bildiriliyor. Büyük risk işte! Yüzüne bakılmasına bile müsaade etmeyebilir maşuk. Olasılık hesapları biter, içinde bir şeyler kırılır. Bir kere kırılması yeter aslında insanın. O bir kerenin sonunda yelkenleri fora etmiş tekne gibi gitmezsin rüzgâra karşı. Dedik ya; tecrübe korkuyu arttırır. Daha temkinli atarsın adımlarını. Ne kadar dikkat edersen et. Eninde sonunda kayıyor ayağın bir şekilde ve düşüyorsun kıçının üstüne her seferinde.

Gözlerinin içine bakma takıntım öyle rengini anlamaya çalışmaktan falan değil. Madem dürüstlük denizine açıldık, boğulmayı da göze alalım. Merak ediyorum; gözlerinin içinde başka birine ait izler var mı? Dökülmeyen bir damla gözyaşı kaldı mı benim için? Daha nitelikli meraklarım olabilirdi. Meselâ hangi şehirde oturduğunu bile bilmiyorum. Ama tahminim ve beklentim İstanbul olması. Başrolünde seni oynattığım siyah beyaz rüyalarımda geçen olaylara başka bir şehir fon olamaz. Sen Kadıköy vapurunda martılara simit atarken gizlice izleyeceğim seni örneğin. Beyoğlu’nda yürürken aniden bastıran yağmurun altında dans etmeye zorlayacağım seni. İçmekte zorlandığın biranı ben bitireceğim. Yazdığım öykülerdeki ulaşılmaz güzellikteki kadınları okuduğunda asılan suratını görüp mutlu olacağım. “Şaşkın.” diyeceğim sana; “Kim bu kadın?” diye sorduğunda. “Gece senin koynunda uyuyacağım, hayaletlerin değil.”

Başka sahneler de var aklımda ama şimdilik bu kadar yeter. Beklediğim yeri biliyorsun. Satırların arasında yazdım. Çok da bekletme. “Hayat kısa. Kuşlar uçuyor.” demiş Cemal Süreya. Eceliyle ölmenin Allah’ın sevgili kulu olduğun anlamına geldiği bugünlerde hayat daha da kısa. Bu söz bana hep Özdemir Asaf’ı hatırlatır; “Utanın! Kuşlar uçuyor, uçaklar düşüyor.”

Neyse! Benden bu kadar. Gerisi sana kaldı...

Sonuna kadar dinledim kendi sözlerimi. Bittiğinde “Defterim.” dedim. “Defterimi bulmuşsunuz.” Bozulmuştum. İlk sayfada yazdığım telefon numaramın altına lütfen okumayın diye not mu düşseydim diye düşünürken; “Özür dilerim!” dedi. “Okumadan edemedim. Defterinizdeki her satırı okudum.”

Bir sonraki gün defterimi teslim almak üzere buluşmuştuk Beyoğlu’nda. Sonra birkaç kez daha. Çay içip, neşeli sohbetler etmiştik her seferinde. Kalbinden yayılan bir neşesi vardı. Her sözümü büyük bir dikkatle dinlerdi. Bütün yorgunluğumu alır, çoğunlukla güldürürdü beni. Şimdi anlıyorum; dünya dönse de insanoğlunun icadı zaman onunlayken duruyordu. Takılıp kalıyordu akreple yelkovan. Belki de gizlice öpüşüyorlardı bizim onlara bakmayışımızı fırsat bilerek. Zihnimdeki kurguların yarattığı acı yüzünden ruhuma temas ettiğini anlamamıştım.

Çok fazla zamanımı almayacağını söyleyerek bugün buluşmak için ısrar etmişti. Telefonda söyleyemeyeceği kadar önemliymiş. Vaktim kısıtlıydı. Yine de kabul ettim. Değişik bir bağ oluşmuştu aramızda ve bilmeye hakkı vardı bundan böyle görüşemeyeceğimizi. Denizin üzerinden henüz kalkmayan sisleri izlerken geldi. Her zamanki gibi sarıldı “Nasılsın?” diye sordu, gözleri parlıyordu. Artık her kaldırımında acı çektiğim bu şehri temelli terk ediyor olduğumu, birkaç saat sonra uçağımın kalkacağını söylediğimde silindi tebessümü yüzünden. Sustu bir süre. Dudağının ucunu kıvırarak güldü neden sonra; “Tebrik ederim.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder