16 Haziran 2016 Perşembe

Ya Kirazlar Olmasaydı? / Firkan Gülaydın




 Sarı dalgalı saçlarını savurarak, iri kahverengi gözlerini üzerime dikti. Bir süre sessizlik oldu. Aslında bu sürecin ardından hangi cümlelerin içimi deşeceğini biliyordum ama yine de o zerre kadar ihtimale sığınmıştım.

Ayağa kalktı, yüzünü Kaçkar dağlarının sonsuzluğuna çevirerek. ‘’Neden bizde diğer insanlar gibi yaşamıyoruz, bende herkes gibi gerçek arkadaşlar edinmek istiyorum.’’ Dedi.

Eliz on dört yaşına basmıştı artık. Hem ergenliğin ve büyümenin verdiği araştırmacı, meraklı ruh hali, hem de internet sayesinde küçük çiftliğimizin dışında ki hayatları inceliyor, büyük şehirleri merak ediyordu. Dokuz yıldır her Perşembe indiğimiz ilçedeki tanıdık simalar ve ara sıra bana bahçe işlerim ve ahırdaki tamiratlar için yardıma gelen Avni’nin dışında kimseyi görmemişti.

Kaçkar dağlarına yakın pek kimselerin uğramadığı, orman arazisi olan bir yerdi. Bin bir zahmet ile orman işletmesinin yangın gözetleme kulesinde bekçilik işini almıştım. Günde üç kez telsiz ile uyarı yapıyor arada devriyeye çıkıyordum, hepsi bu.

Avukatlık mesleğimi yarıda bırakıp burada ki dağlarda yaşamaya karar verdiğim için pek çok kişi tarafından delirmiş damgası yemiştim.

İstanbul’da hareketli bir hayatımız vardı. Eliz’in doğumundan sonra eşim Julia ile sanki ikinci baharımızı yaşıyorduk. Julia ile Sicilya adasına yaptığım bir turda tanışmıştık. Daha sonra iki yıl süren flört dönemizin ardından evlendik.

Yeryüzünün en mutlu insanı bendim. Güzel bir eşim ve sıkıcıda olsa iyi para kazandıran bir işim vardı. İstanbul’un kalabalığı içinde, haritanın bir köşesinde bizde kendimize bir yer bulmuş yaşıyorduk.

Sonra güzeller güzeli, huzur kokulu kızım Dünya’ya geldi. Gözlerinin kahverengi tonu ve saçlarını Julia’dan almıştı. Hamileliğinde Tanrı’ya dua etmiştim. Annesine benzeyen bir kız olsun diye. Nitekim Tanrı sesimi duymuştu.

Yokluk

Bir Eylül akşamı kızımızı kreşten almaya giderken Julia’ya iki kapkaçcı saldırmıştı. Motor üstündeydiler ve zavallı eşimin çantası boynuna dolanmıştı ve metrelerce sürüklenerek can verdi...

O andan sonra yaşamımda kocaman bir – boşluk – olmuştu.

Ve Julia’nın yokluğu.

Tüm yolculuklarımda bavula ilk önce onun yokluğunu koyuyordum. Yokluğu ile kabalıklaşıyordum.

Birkaç ay kızımı hiç görmedim. Teyzesinin yanına Floransa’ya göndermiştik. Bende berbat bir haldeydim. Sürekli içiyor, sahilde yürüyor sonra tekrar içiyordum...

Moda sahilinde her zamanki akşam yürüyüşlerimden birine çıkmıştım. Deniz’den çok insanları izliyordum. Birbirine sarılan ve hiç ayrılmayacaklarını söyleyen yalancı aşıklar, pamuk şeker satıcısı, gitar çalıp eğlenen gençler... Benimse eve döndüğümde güzel bir intihar planım vardı.

Minik bir kız dikkatimi çekti, ıslak ayakkabıları, kirli bir yüzü vardı. Ama eşsiz güzelliğe sahip gözleri inci gibi parlıyordu. Kağıt toplayan babasına yardım ediyordu. Minicik elleri ile topladığı pet şişeleri bezden arabanın içine atıyordu. Babası ile şakalaşıyor ve tüm sahile kusursuz tebessümler saçıyordu.

Hemen yanlarına fırladım. Güzel kızın adı Kiraz’dı babası Mustafa. ‘’ Ne güzel eğleniyorsunuz, sizi izliyordum dikkatimi çektiniz. Zor değil mi yaptığınız iş.’’ Diye sordum. Sağ eli ile terini silen Mustafa kaldırımın üzerine oturdu. Kızı Kiraz’ı kucağına aldı. ‘’ Her iş zor be abi, şu yavru ile dört yıldır yalnızız, anası başka bir adama kaçıp gitti. Beni ayakta tutan kızım oldu. Bana güç oldu.’’ Dedi. O an minik Kiraz gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerinde, yüz hatlarında kızımı gördüm.

Bu yaşamın bana verdiği mesajdan başka hiç bir şey değildi. Yeryüzü ve kızım bana mesaj veriyordu.

Ayağa kalkmalı ve ona tekrar sarılmalıydım. Ama bu kirli Dünya’ya bir kurban daha veremezdim.

Ertesi gün sabah uçağı ile gidip Eliz’i aldım.

Şimdi ; Kaçkar yaylalarında yaşıyor olmamızın ve onu dış Dünya’dan bu denli koruyor olmamın kısa hikayesi böyleydi işte.

Tüm ihtiyaçlarını karşıladım onun. Okuma yazmayı öğrettim. İnternetten mektup arkadaşlığı ve özel dersler sayesinde şuanda İngilizce ve İspanyolcayı rahatlıkla konuşabiliyor. Büyüdüğünde bu duvarları aşıp gitmesi tek korkum. Ama en azından bu tek kişilik yangın kulesi olmasa bile minik huzurlu bir sahil kasabasına yerleşebilir umudunu taşıyorum hep.

Bazen ona haksızlık ettiğimi, huzurlu, yeşil, hayvanların olduğu bir – cennet hapishanesi -  yarattığımı düşünüyordum. Bu nedenle onun için bir yaz planı yapmıştım. Londra’ya gidecektik.

Julia ile en güzel zamanlarımız orada geçmişti. Her gün bir müze geziyorduk. Böylelikle onun varlığınıda yanımızda hissetmiş olacaktık. Victoria & Albert, British, Warm, National Galery, National History Müzelerinin her köşesinde güzel hikayelerimiz vardı.

 
Eliz’i kalabalıklardan uzak tutma isteyim bazen bir zorba gibi hissetmeme neden oluyordu.

Az sonra dağlara bakan Eliz soruyu yineledi,

Neden bizde diğer insanlar gibi yaşamıyoruz, bende herkes gibi gerçek arkadaşlar edinmek istiyorum.

Bu sert çıkışları tıpkı annesine benziyordu. Ayağa kalktım. Kızımın yanına doğru gittim ve elimi karşı da uçurumun başlangıcında olan yeşilliğe doğru uzattım ve ‘’ Orada bir kiraz ağacı var. O kirazlar olgunlaştığında sana tüm her şeyi anlatacağım’’ dedim. Eliz hiç bir şey anlamadı ama sorularına cevap alacak olmanın verdiği mutluluk ile boynuma sarıldı ve hemen sağ tarafta kardeşleri ile oynayan adını beyaz rüya koyduğu yavru keçisine koştu. Ona sarılıp öpüyor sevinç çığlıkları atıyordu.

 
Bir kaç gün sonra devriyeden döndüğüm bir akşam üzeri Eliz elinde bir ajanda ile beni bekliyordu. Avluda mumlar yakılmış, fotoğraf makinası çantadan çıkmış ve çiçekler sulanmıştı. Bunlar onun mutlu olduğunun belirtileriydi. Yavaşça taş merdivenleri çıktım. Elindeki ajandanın benim sakladığım, yakmayı çok istediğim ama kıyamadığım şiir defterim olduğunu fark ettim.

Eliz şımarık tavırlarıyla; gel baba otur, öncelikle çok özür dilerim vereceğin tüm cezalara razıyım ama lütfen kızma, dedi.  Kızamazdım ki zaten. O an yüreğimden midemin üzerine doğru inen bir sızı hissettim sadece ve derin bir acı.

Neden anneme şiir yazdığını daha önce söylemedin, dedi. Sustum. Nasıl söyleyebilirdim ki. Acılarımı her gün, her an nasıl tazeleyebilirdim?

Çok geçmeden ajandayı açtı ve en çok bunu beğendim babacım, diyerek okumaya başladı.

 
SENİ YAZMAYI DENEMEK

Seni yaşamak, hayallerin hiç bitmeyeceğini hayal bile edememektir,
Okyanusun dibine dalıp saatler sonra oksijene kavuşmak gibi paha biçilmez…

Sana bakmak, hep görüş alanında aşkı görebilmektir, inancı hissetmek,
Her saniye yeniden heyecanlanmak, meraklanmak…

Sana dokunmak,
yüzyıllar öncesinden kalma bir fosili toprak altından çıkarmak gibi,
Narin, dikkatli, ellerim titreyerek ve usulca…

Seninle olmak, yeryüzünün tüm teorilerini yıkmak gibi,
Koşulsuz, kuralsız, zamansız…

Sana kavuşmak,
Karmaşıklığın ortasında bir mucizeyi keşfetmek gibi, büyülü ve destansı…

Seni öpmek,
yaşamdaki tüm kırgınlıkları, yorgunlukları bir çırpıda yok etmek ve
Sonsuz bir enerjiyle yeniden doğmak gibi bir şey…

Sana inanmak, avuçlarımı hiç kapatmadan gökyüzüne açmak kadar derin,
Gökkuşağının sekizinci rengini görebilmek kadar aykırı.

Seni sevmek sevgilim, sevebilmek;
Yeryüzünden taşıp seni kusursuzca inşa eden Tanrıya varmak gibi bir şey…

Ve seni yazmayı denemek, buna cüret etmek, seni kelimelerle ifade etmeye çalışmak bu güne dek yapılmış en büyük ahmaklıktır…

Cesaretimi bağışla sevgilim,

Bundan sonra boğazıma düğümlenen tüm cümlelerim sana 'ifadesiz...'

 

Ağlamaya başladım. Eliz gözyaşlarımı silerek, üzülme baba dedi. O hep bizimle. Ben hissediyorum.

Hem ben bu şiiri internette paylaştım, iki bin beş yüz kişi okudu bile dedi, haylaz bir çocuk heyecanı ile.
Eliz haftalardır her gün gösterdiğim ağacın yanına gidiyor ve kirazların olup olmadığına bakıyordu.
Büyüdükçe daha asil bir kız olmaya başlamıştı. Atlara binişini izlerken film sahneleri izliyor hissine kapılıyordum. Fazlası ile merhametli biriydi.

 


Ve Kiraz olgunlaştı

Bir kaç hafta sonra sabahın ilk demlerinde haykırarak bahçe kapısını aralardı. Baba, babaaa, kirazlar olduuu ...

Vakit gelmişti. Eliz, ben ve köpeğimiz Darwin kiraz ağacının yanına geldik. Sarı saçlım çok heyecanlıydı onun bu heyecanını bir de köy kadınları ile hasat zamanı çay toplamaya gönderdiğimde görmüştüm. Güneş Eliz’in teninde parlıyordu. Sarıldım sıkıca ona ve karşı dağları gösterdim.

Şöyle dedim;

Bu dağlar bizim, bu doğanın ve hayvanların kalkanı, kızım.

Orayı aştığında sevgiler kusursuzluğunu yitirir. Tebessümler samimiyetini.

Çıkarsız ilişkiler bulamazsın. Gönülden kimse seni sofrasına davet etmez.

Kirli kaldırım taşları görürsün. İzmarit kokan sokaklardan geçip, çöp konteynırları arasından eve yürümek zorunda kalırsın iş çıkışı.

Trafikte birbirlerine öfke kusan zavallılar vardır.

Ve kurallar vardır hiçbir zaman anlam yükleyemeyeceğin.

Otobüs şoförü ile konuşmanın yasak, ancak dolmuş şöförlerinin trafikte kasiyerlik yapabilmesi kadar saçma.

Yeryüzüne tuhaf sınırlar çizilmiş. Önce bu sınırlar ile ayırırlar insanları. Amaçları, tek amaçları – yaşamak – olan biz insanları.

Sonra bu sınırların içinde, görünmeyen başka sınırlar daha çizerler. Din sınırları, kültür sınırları, ve bu dinleri de kendi içinde sınırlandırırlar, mezhep sınırları.

Yani kızım Tanrı’nın bize sunduğu bu harika gezegenin içine etmek için yarışırlar.

Bu yarış için tonlarca para harcarlar. Mitingler yaparlar böğürerek. Seçim önceleri sana kul sonra karşında ağa olurlar.

Savaşlar yaparlar. Her biri farklı sebep ama aynı amaçla. Evsiz kalır insanlar.

Bir sosyete denize karşı iki kadeh şarap içebilsin diye, ormanları yakarlar. Hayvanları da evinden ederler.

Cinayetler işlenir her gün. Beden cinayetleri, ruh cinayetleri.

Dünya’nın bir yanı açlıktan ölürken bir yanında çöpe atılır binlerce yemek.

İşte ben anneni, canımın diğer yarısını o Dünya’ya kurban ettim.

Şimdi senide vermeye hiç niyetim yok. Bu nedenle biz bu kırlardayız.

Bunun için en iyi arkadaşın keçiler, çiçekler.

Ve ben bunun için seninle beraber burada bir yaşam kurdum.

Uzunca bir sessizlikten sonra bana döndü kahverengi gözlüm. Sana haklızlık ettim babacım. Haklısın oradaki hayat belki anlattığında da berbat, dedi. Elleriyle yüzümü okşayarak.

Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Eve dönüş için ayağa kalktık.

Peki babacım dedi, Eliz.

Neden tüm bunları anlatmak için kirazların olgunlaşmasını bekledin.

Derin bir iç çektim.

Yıllar önce moda sahilindeki minik kızın gözleri belirdi gözümün önünde.

Kiraz olmasaydı, ben olmazdım. Yaşama gücüm olamazdı, dedim usulca.

Ay ışığı ormanın tenine dokunmaya başladığında yavaş adımlar ile evin yolunu tuttuk el ele...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder