18 Mayıs 2016 Çarşamba

Şarabın en kısa tarihi / Ayseli İzmen


 

Şarabın hiç nereden geldiğini merak ettiniz mi? Onu kim, nerede ve ne zaman bulmuş biliyor muydunuz? İki ay önceye kadar bu sorulara bende cevap veremiyordum. Bir gün bir arkadaşım ilk şarabın ne zaman bulunduğunu sorduğunda tam olarak cevap veremediğimi fark ettim. Bu işe bu kadar gönül vermiş biri olarak şarabın ilk kim tarafından bulunmuş olduğunu bilememek beni üzdü. Bu yüzden çeşitli kaynaklardan bilgileri toparladım ve en yalın şekilde bir araya getirmeye çalıştım. Şarabın tarihini bilmek onu içmek kadar önemli. Bu yüzden bu yazıyı okuduktan sonra, şaraba çok daha farklı bir şekilde bakacağınıza eminim :) 

 



Şarap yaklaşık olarak yetmiş yüz yıldır hayatımızda. Her ne kadar ilk şarabın tam olarak ne zaman ve nerede ortaya çıktığı belirsiz olsada, medeniyete geçişle beraber şarabın yaygınlaştığı bilinen bir gerçek. 

 

Kayıtlı tarihe göre ilk şarap M.Ö 5000-6000 yıl arasında Kafkasya ve Mezopotamya’da doğdu. Bu dönemde üretilen şarap günümüzde ki şaraptan tat olarak daha farklıydı. Hurma, üzüm,çeşitli yerel meyveler ve baharat konularak hazırlanan bu karışım su ile karıştırılarak içilirdi. 

 

Bazı tarihçilere göre ise şarabın ana vatanı Gürcistan’dı. Bunun nedeni Dünya’da  bulunan yerel asmaların (vitis vinifera) yaklaşık olarak %15’inin Gürcistan’da bulunmasıydı. Bu yüzden bazı kitaplarda ilk şarabın Gürcistan’da bulunduğu daha sonra güneye kaydığını okuyabilirsiniz. 

 

 

Şarabın tam olarak nereden geldiğini bilmiyor olabiliriz. Ancak bulunan kalıntılar sayesinde M.Ö 3000 yılı itibari ile şarabın sadece üzümden üretildiğini söyleyebiliriz. Bu dönemde Batı Lübnan’a hakim olan Fenikeliler, deniz yolu ile günümüzün Lübnan, Cezayir, İsrail, Tunus, Mısır, Yunanistan, İtalya ve İspanya’sı ile deniz ticareti yapıyordu. Yapılan ticaretler sayesinde çevredeki ülkere bilgi aktaramı yapan Fenikeliler alfabenin yayılmasını kolaylaştırmıştı. Özellikle şarap, zeytintağı ve reçine ticaretine önem veren Fenikeliler, şarap yapımı ve bağcılık hakkında öğrendikleri bilgileri çevredeki uygarlıklara yazılı yollar ile paylaşıyordu. 

 

Bu uygarlıklardan Mısır, şaraba en çok önem veren uygarlık olmuştu. Eski Mısır dönemine ait duvar yazılarına baktığımız zaman, şarap hakkında  bir çok bilgi bulmak mümkün. 

Bu yazılarda şarap yapımı için kullanılan üzümlerin nasıl yetiştirildiği, toplandığı, ezildiği ve fermente edildiği net bir şekilde anlatılıyor. Buna ek olarak, bazı yazılarda, şarabın nasıl saklanacağı ve hangi okazyonlarda içileceğini öğrenmek de mümkün. Bu duvar yazılarından ve resimlerden yola çıkarak, Aristokratların şarabı günlük hayatlarında sıkça yemek ile tükettiğini ve kutlamalarda içtiğini söyleyebiliriz. 

 

Bu dönemde Mısırlılar ölümden sonra hayata inanırdı. Bu yüzden ölen kişi değerli eşyaları ile gömülürdü. Şarapta bu değerli eşyalar arasında geliyordu. Yapılan kazılar sonucunda, Kraliyet aileleri için inşaa edilen ölüm odalarında büyük çömlekler içinde şarap kalıntılarına rastalandı. Bu çömleklerde şarabın hangi üzümden üretildiği ve üretim tarihi yazılıydı. Tarihteki ilk rekolte de bu şekilde ortaya çıkmış oldu. 

 

M.Ö 2000 yılı itibari ile şarap Yunan kültürünün en önemli bir parçalarından bir tanesiydi. M.Ö 1000 yılından sonra Yunan imparatorluğu yayılmaya başladı ve bağcılık Kuzey Afrika, Güney İspanya, Fransa’nın güney batısı, Sicilya ve İtalya’nın büyük bir bölümünde gelişmeye başladı. 

 

Bu dönemde üretilen şarap günümüzün şarabından tat olarak daha farklıydı. Kuru üzümlerden yapıldığı tahmin edilen şaraplar daha yoğun, tatlı ve konsantreydi. Şarabın kalitesinden emin olamayan Yunanlılar şarabı çoğunlukla sıcak su yada tuzlu su ile karıştırarak servis ederdi. Henüz şişeleme mümkün olmadığı için üretilen şaraplar, Amforalarda (bir çeşit Yunan çömleği) saklanırdı ve  taşınırdı. 

 


Eski Mısırlılar gibi şarap Yunanlılar için de oldukça önemliydi. Şarap tanrısı Dionysus olmadan hiç bir kutlama yada festival gerçekleşmezdi. Yunanlılar aynı zamanda şarap hakkında bir çok şiir ve yazı yazar, çeşitli sempozyumlar düzenlerdi. Yunanlılar için şarap aynı zamanda bir geçim kaynağıydı. Özellikle günümüzün Toskana’sında bulunan Etrüskler ile ticaret yapan Yunanlılar, bu bölgede şarabın gelişmesini  ve yayılmasını sağlamıştı. 

 

 

 

M.Ö 1 yüz yılda Romalılar Akdeniz’i ele geçirmesi ile beraber bağcılık çok daha farklı bir boyut kazandı. Bağcılık ve enoloji alanları gelişmeye başlamış, şarap yapım teknikleri geliştirilmişti. Dönemin ünlü yazarı Virgil’in vermiş olduğu “Bağlar yüksek tepeleri sever”  tavsiyesi halen geçerli olup, bir bağcıya verilebilecek en iyi tavsiyeler arasında gösterilir.  

 

Yunanlıların aksine, Romalılar şarabı ahşap fıçılarda saklıyorlardı. Ortaya çıkan şaraplar günümüzün sofra şarapları gibi daha hafif,genç ve köşeli bir yapıya sahipti. Ancak en iyi şarapları yüzyıla kadar yıllanabilme özelliğine sahipti. 

 

Bu dönemlerde şarap özellikle Yahudiler ve Hristiyanlar için dini bir sembol haline gelmişti. Yahudiler şarabı özellikle kutlamalarda, düğünlerde ve hamursuz bayramınında içmeye başlamıştı. 

İsa'nın çarmıha gerilmeden önceki gece havarileri ile yediği son akşam yemeğinde şarap içerken “bu benim kanım” dediği öne sürüldüğü için, Hristiyanlık’ta şarap oldukça önemli bir sembol haline gelmişti. Bu yüzden Hristiyanlığın yayılması ile şarap tüketimi giderek arttı. 

 

Bu dönemden sonra uzun yıllar bağcılık gelişmedi. 5. yüzyılda Roma İmparatorluğunun çökmesi ve akabinde Karanlık çağa girişle beraber aydınlanma çağına kadar şarap yapımına gereken önem verilmedi.  

 

Dini açıdan önemli bir yere sahip olduğu için 11. yüzyılda  Avrupa’da bağcılık, rahipler tarafından kontrol altına alındı. Kiliseler Avrupada’ki en iyi bağlara sahip oldu ve bu şekilde bağcılık nisbeten gelişmeye tekrar başladı. 

 


Göründüğü gibi şarap binlerce yıldır hayatımızda. Kimi zaman uğruna şiirler yazılar yazılmış, kimi zaman kutlamaların bir parçası olmuş. Bazen kutsal ve dini törenlerde içilmiş, bazen hastalıkları tedavi etmekte kullanılmış. Kimi zaman insanları bir araya getirmiş, kimi zaman ayırmış. Ne şekilde olursa olsun, şarap her türlü okazyona eşlik etmiş.

 

Şarabın tarihini bilmek, şarabı anlamak için güzel bir başlama noktası. Plato’nun M.Ö 400 yıl önce dediği gibi “Allah tarafından insanlığa verilen hiç bir şey şarap kadar değerli ve mükemmel olamaz.” 

 

 

 

 

Abi Beni Neden Öldürdünüz? / Erhan Sertbaş


Abi Beni Neden Öldürdünüz?

Sarının bütün tonlarıyla olmasa bile, tek tük kalmış yeşilliklerin sarıya dönme endişesiyle geldi yaz bozkıra. Issızlığın ortasındaki birkaç ağaç dışında sarı, tarlalara, otlaklara, yol kenarlarına elinden gelen her canlı tonunu bulaştırmıştı. Yılanlar ikinci derilerini değiştirmiş, çay kenarındaki elmalar meyveye durmuştu.

Kasabanın girişindeki iki katlı konağında, hemen her gün giydiği koyu renk çizgili takımlarından biriyle kahvaltıya indi Cezzar. Yemekten sonra komodinin çekmecesindeki Smith Wesson’ununu belinin sağ yanında kemerinden içeri soktu, yeleğiyle gizledi ve bahçeye çıkıp çardağın altında oturduğu tahta sandalyede kahvesini beklemeye başladı. En küçük gelini hızlıca geldi, önündeki tahta masanın üzerine bir örtü serdi ve mutfağa koşup kahvesini getirdi. Bu sırada Cezzar’ın gözleri, çabucak işini bitirmeye çalışan gelinin pamuklu pazen şalvarının altında bir görünüp bir kaybolan kalçalarında ve dar gömleğinin içinde titreşen diri göğüslerinde geziniyordu. Öyle kaçamak falan değildi bakışları. Var olanı olanca açıklığıyla görmeye çalışmaktı onunki. Bitmeyen bir açlıkla bakıyordu. Altmışaltı yıllık yaşına rağmen, gözünü çöplükten hiç ayırmamış ve hayatı boyunca yüzüne vuran o şehvet düşkünü bakışı da gizleme gereğini duymamıştı. Fırsat bulduğunda şehre iner, çağdaş dünyanın sunduğu nimetleri sınırsızca kullanır, bulabildiği tüm taze etlerin tadına bakmaya bayılırdı.

Eve seslendi, bastonunu ve şapkasını getirmelerini istedi. Bahçeden çıktı, her gün gittiği kasap dükkanı yerine doğuya, bozkıra doğru ilerleyen toprak yola saptı. Her hasatta tarlalarına yürüyerek gider, ekinini kendi gözüyle görmeden biçtirmezdi. Kasabanın birbirinden uzak, yalnızlığın sınırındaki son evlerini de geçtikten sonra solundaki mezarlığın önünde durdu. Önemli bir yere bakıyormuş gibi sağ elinde tuttuğu bastonuna yüklendi. Öldüğünde gömüleceği, karısının yanındaki boş mezara baktı uzaktan, sonra hayatına girip de bu dünyadan göçmüş diğer kadınların yattıkları yerlerde gezindi gözleri. Gençliğinde her türlü çapkınlığı yapmış, sahip olamadığı kadınların peşlerini bırakmamış, onunla olmak istemeyen kadınlar kasabadan kaçmak ya da başkalarıyla evlenmek zorunda kalmışlardı. Kasabalının sessiz sedasız fısıldaştığı, en az iki genç kızı kaçırıp alıkoyduğu ve sonrasında babasının para vererek susturduğu mağdurlar ve bazı yetkililer de vardı. Mezarlığın arka taraflarında, yoldan hayli uzaktaki köşeye, kendine acıma duygusuyla kaçamak bir bakış attı. İçinden, hayatı boyunca kendini bağışlayacak cesareti bulamadığından, yakasını bırakmayan bu günahın lanetine söverek bozkıra doğru yürümeye devam etti,

Yürüdüğü toprak yolun sağında ve solunda büyük arazileri vardı Cezzaroğlu ailesinin. Kuşaklar boyu hayvancılık yapmışlar, servetleri kendi meralarını satın almalarını sağlamış, aynı zamanda kasabanın önde gelen toprak sahiplerinden olmuşlardı. Paranın ona sağladığı gücü erken yaşta fark etmişti Cezzar ve bu onu kendi gözünde yenilmez kıldığından ve acımasızlığından hastalıklı bir zevk alması nedeniyle ailenin soyadından gelen Cezzar onun lakabı olmuştu.
 

Yıllardır gelmekten özenle kaçındığı Teke Düzündeki son tarlasına geldiğinde gün öğlene yaklaşmış, hava yakıcı bir biçimde ısınmıştı. Güneş, zavallı bir karınca gibi yakmaya çalışıyordu Cezzar’ı. Göz alabildiğine uzanan sapsarı ekin denizinin ortasında ıssız bir ada gibi duran yaşlı alıç ağacına daldı gözleri. Bir an geçmişe uzandı zihninden geçenler. Otuz altı yıl önce ateşlediği silahın sesi yeniden yankılandı bozkırın boşluğunda. İrkildi. En derinden, en habersizinden bir korkuyla. Sırtındaki tüylerin diken diken olduğunu hissetti. Belinden boynuna uzanan hat boyunca ürpererek, bir çocuk gibi irkildi. Sonra bir el daha. Bir el daha patladı silah sessizliğin sonsuz denizine. Bir saksağan havalandı alıç ağacından. Güneşe doğru uçtu. Ardından bir başkası onu izledi.

 

“Abi beni neden öldürdünüz? On beşimi göreli daha kaç gün oldu ki?”

Kız İbo ölümünden sonra bütün hayatım boyunca bulduğu tüm boşluklarda araya girip bu soruyu sordu. İkimiz de aklı havada birer ergendik birbirimizi tanıdığımızda. Sosyal konumumuz beni hiç rahatsız etmemişti. Ben yüksek rütbeli bir subayın oğluydum, o ise kasabanın yerlilerinden biri. Galiba yüzüne söylenmeyen ama arkasından kimi zaman alaycı, çoğunda da aşağılayıcı bir biçimde seslendirilen “Kız” lakabına karşı benim ön yargısız duruşum yaklaştırmıştı bizi. Onun bazen beni eğlendirmek için abartarak takındığı dişil tavırlar çok hoşuma gider, defalarca tekrarlamasını isterdim. Ergenliğin getirdiği cesaretle yasak olan şeylere düşkünlük gösterir, yaşımız tutmadığı halde kahveye bilardo oynamaya gider, bir yandan da içimize çekemediğimiz sigaralarımızı tüttürürdük. Bazen çay boyunca, bazen de bozkırda uzun bir yürüyüşe gider, çoğu zaman o yaşımızın derinliğinde bir sohbete dalar, kiminde yeni tanıştığımız erkekliğin iteklemesiyle bir ağacın dibinde çavuşu tokatlardık. Böyle günlerden birinde bana; “Eşcinsel hayalet var mıdır Cıkcık?” diye sormuştu. Bir an şaşırmıştım ama onun böyle gariplikleri vardı. “Neden? Sence var mı?” diyerek sorunun yönünü değiştirince bana; “Bilmem. Bu dünyada eşcinsel olup da öteye göçmüş birinin hayaleti de eşcinsel olur mu acaba?” demişti safça. Gerçekten de bu sorunun yanıtını bulduğumdan hala emin değilim ama son yirmi yıldır her Pazar öğleden sonra Kordon’da eşcinsel olduğuna inandığım bir hayaletle kahve içiyorum.

Beni Kız İbo’nun gözünde “Cıkcık” yapan inatçılığım olmasına karşın uzun boyumun yanı sıra kuru bir dal gibi zayıf olduğum için arkadaş grubumuz bana daha çok “Sırık” diye hitap ederdi. Bizim yaşımızdaki tüm çocukların geçmişten getirdikleri ya da sonradan arkadaş grubunun koyduğu takma isimleri vardı. Ben de aralarına katılınca “Sırık”  ve “Sıska” arasında yapılan şiddetli tartışmalar, benim de aynı yönde oy kullandığım “Sırıkçıların” galibiyetiyle son bulmuştu. Çok sonraları kasabadaki her erkeğin bir lakabı olduğunu fark edecektim, kimi aileden, kimi yaşamın içinden gelen.

O zamanlar da bugün olduğu gibi herkesin elinde oyuncak bir süpürge vardı. Süpürüp süpürüp yeniden yaşadıkları aynı hayat, basit bir tekerlemeye benziyor, bugün dünden farksız, yarından daha umutsuz akıp gidiyordu. Yaz varlığını hissettirmeye başlamış, gölgeler güneşin saltanatına efelenir olmuştu kasabada. Bozkır, bir sonraki baharda yeniden canlanabilmek için suskunluğun geçmesini bekliyordu sanki. Kız İbo tam da böyle sıkıcı bir günde, akşama çalgılı çengili, rakılı şaraplı bir eğlenceye gideceğini söylemişti bana. Bir Cuma gecesiydi. Kimin ve neden onu çağırdığını sorduğumda, uzaktan akrabası da olan Top Hamdi ile Tavukgöt Fehmi’nin çağırdığını, belki Cezzar’ın da katılacağını, ilk derisini değiştiren bir yılanın heyecanıyla anlattı.

“Dur, gitme” diyemedim. “Tekinsiz bu adamlar” diyemedim. “Hadi gel bu gece kaçamak yapalım, birlikte içelim” diyemedim. Kız İbo gitti. Biraz daha büyümek, biraz daha yaşlanmak için gitti Kız İbo.

O gece bir haber versin, ben buradayım desin istedim. Ufacık aklım o güne değin duyduğu en büyük kaygıyı bastırmaya çalışıyor, yine de karanlıkların arkasından yükselen korkulara yenilmekten kaçınamıyordu. Kasaba sıradan yaşamına devam ederken üç gün boyunca Kız İbo’dan hiç ses çıkmadı. Pazartesi sabahı tüm kasabada kulaktan kulağa Kız İbo’nun çay kenarında ölü bulunduğu, bedeninde işkence izleri olduğu yayıldı sessizce. Vurularak öldürülmüştü.

Hiç cenaze sabah ezanıyla kaldırılır mı? Sanki büyük bir utancın ortağı olmuş gibi bulunduğunun ertesi günü sabah erkenden Kız İbo’yu mezarlığın en ücra köşesinde toprağa vermişlerdi. Ölümünden sonraki ilk gün toprak ana son yuvası olmuştu Kız İbo’nun. Sonraki geçen her gün cinayeti biraz daha unutturdu, biraz daha soğudu ölüm. Kulakları dolaşan fısıltı, katil ya da katillerin artık bulunamayacağı yönündeydi. Hem zaten adı üstünde Kız İbo’ydu ölen, kim izini sürerdi ki cinayetinin. Geleceğin topu, ibnesi, eşcinseliydi sonuçta. Savcısı, polisi, jandarması araştırıyoruz deyip dosyayı kalın bir sumenin altına ittiler, bir yandan da kendi aralarında; “Bizim de oğlan çocuklarımız var ama” dediler sadece.

Abi beni neden öldürdünüz?

Kız olmanın nesini kaldıramadınız? Benim de günahlarım olsaydı, ben de bağışlanma dileseydim Tanrımdan. Bir kez olsun sevişmenin tadını alsaydım, Zilli Ayten’in koynunda bir gece uyusaydım. Kahvede arka cebime sıkıştırdığım sustalıyı yakalasaydı Jandarma, ben de bir gecemi nezarette geçirseydim. Sizin çocuklarınızın okuduğu okuldan mezun olsaydım, hadi geçtim üniversiteyi ama bari liseyi bitirseydim. Süt fabrikasında işçi olsaydım ya da zahireci Osman’ın yamağı. O da olmadı Sitelerde mobilyacı kalfası olsaydım. Bir kez olsun körkütük sarhoş olsaydım. Anama ben baksaydım, babama harçlık verseydim…

Abi beni neden öldürdünüz?

Ben yaşadığım şoku bir türlü atlatamadım. Bir yandan da korkmaya başladım. Sanki birileri okul çıkışında, çarşıda, kahvede peşime düşmüş gibiydi. O karanlık gecenin korkuları hala yakamdaydı. Bazen çarşıda Cezzar ’la karşılaşıyor selamsız sabahsız ve tehditkar bakışlarla geçiyorduk birbirimizi. Kimi zaman Cezzar, yancılarını da toplayıp ufaktan bir gözdağı veriyordu çevresine. Bazen de benimle karşılaşınca laf atmadan geçmiyordu. Bu korku her yanıma bulaşmıştı. Ondan ya da ölümden korkmuyordum, başkalarının ne söyleyeceği, hakkımda neler düşünecekleriydi bu korku. Bir süre sonra tüm bu korkuya rağmen arkadaşım olan yetkililerin yetkisiz çocuklarına, aileme en sonunda da yetkililere Kız İbo ile ilgili tüm ayrıntıları anlatmama karşın, “Aaa demek öyle, bak sen, elbette dikkate alacağız” nidaları arasında söylediklerim eriyip gitti. Sanki böyle bir cinayet işlenmemiş gibiydi. Yaz ortalığı yakıp, kavurarak geldiğinde, okullar da kapanınca, babamın yeni görev yerine, yeni bir kasaba yaşamına başlamak üzere ayrıldık benim için koca bir cinayet mahalli olan kasabadan. Bir süre daha korkularımı en hassas duygularımın arasında taşımak zorunda kaldım. Yıllarca, geride kalan arkadaşlarıma cinayetin failinin bulunup bulunmadığını sorsam da Kız İbo faili meçhul olarak kaldı.

Sarı, Kız İbo'ya ölümün donuk sarı tonunu bağışlamıştı. Cezzar’a altının parlaklığını, bana da deliliğin aykırılığını. Üçümüz de aynı rengin tonu olsak bile ölümün karşısında katil ve tanık olarak yenik iki sarıydık biz. Parantez içinde kalması gereken bir gece geçirmiştik üçümüz de. Kız İbo’nun sabahını göremediği gece. Kalanların hayatları boyunca unutamayacağı ve ayrıntılarını her hatırladığımızda acımasız bir utancın yüzümüzü gerdiği bir geceydi. Ve ben sonraki her sabah bir intiharın kıyısında uyandım. Azar azar öldüğümüz her günün ilahi gücü yetmiyor bana, insana özgü o arsızlıkla istiyorum geride kalan ne varsa. Bir yanım dünden kalma ölüm planlarımı sürdürürken öteki yanım hayatta kalmanın yollarını arıyor her türlü sinsi,  hilebaz taktiklerle. Yazmaya cesaret edemeyeceğim, hatta düşünmeye bile ölümden daha çok korktuğum cümlelerin saldırısı var bu sabah da.

Bir soluk al “Cıkcık”. Al boynuna bağlayacağın taşı, ölümcül düşlerini, koş Kordon’a, otur “İbo”nun karşısına, bir kahve söyle. Belki bağışlar seni.


Şubat 2016 / Antalya

İç Ses / Buket Konur




"Denizin eteğini sıyırıversen," dedi, "tüm kestanelerini ayıklasan bir bir ve yalınayak yürüsen üzerinde; huzur ve güven ile." Denizi sonsuz kılar mıydı bu korunaklılık, boğulmama keskinliği ve yüzememe esrikliği... "Deniz neden sonsuz olmalı ki!" diye mırıldandı içinden, dudaklarına kadar ulaşan ama bir türlü dökülemeyen iç sesle; "Deniz neden ölümlü değil!"

-gece oldu sonra; hayallerini başlattığı saatlerdi kısaca- Saçlarını balonlara bağladı uçurmak için kokusunu herkese. Bir tek o duysun istedi haykırışını; ne mümkün! Bir tek o duymadı! Bereketli yatağına gömdü başını uzasın, ulaşsın diye balonların yetişemediği yere elleri... "Tutku yanıcı maddeden mi yapılmıştır?" diye geçirdi içinden; gerçekten dokunursa daha mı az yanacağını merak ederken. Öznelerinin iplerini kesti, özgür bırakmak için; saçlarıysa artık yataktan biçare.

Sevişmek istedi çılgınca tüm kelimelerle; batırmadan acıtmadan pamuk kıvamındaki bir öfkeyle. Keşfetmişti içinde ondan bağımsız atanı, keşfetmişti içine oturan güçlü yanlarını; keşfedememişti bir kez daha aşkı. Tek arayışı buymuş gibi, titrerken dudakları. Kalbi yalancı, ruhu yalancı; tırnakları bu öfkeye çok yabancı.

-astral seyahate hep özenmişti- Mabedine dökülmeye gitti. Bir sürü şey biriktirecek, bir sürü şey bitirecek; bir sürü şey bırakacaktı. "Ya uyu, ya konuş, ya seviş; ama seviş! " Sesindeki coşkudan zerre pişmanlığı olmadan. Uzun süre hiçbirine başlanamadı. Sonra uzun süre aldı konuşmaları. Gözlerini kapatıp "Gözleri yok; gözleri yok anımsanacak!" diye kendini dövüyordu. Kendini dövmeye yeni başlamamıştı; eskiden beri bildiği bir kaleydi bu. Kendini bağırışlarıyla ezerek korunaklı kılıyordu. Güçlüydü; sevişirken ve unuturken! Uyanmayı unutmuştu, uyanmamak hoşuna gidiyordu.

Elinden gelse gideceği her yere yalın ayak ve asla koşmayarak gitmeyi tercih edecekti. -vakit öğlendi- Hava sert, dudakları kilitti. Kimliksizliği korunaksızdı ve anladıkça haykırıyordu: "Benim adım yok! Benim adım yok!" Ona hiç seslenilmedi ve o, bunu asla önemsemedi ki! Ertesi gün arzulanmadığı arzularda boğulurken; kilden ayırmıyordu bedenini. Biraz daha gerçeklik biriktiriyor ve yatağı, öfkesini anımsamayacağı kadar soğuyordu. Hatırlıyordu!.. Farkına vardığında, hoşuna giden bir kelime oyununu keşfetti. Eşanlamlı sözcüklerde ona hep biri olumlu, biri olumsuz gibi gelirdi. İyi anları anımsar; kötü anlarını hatırlardı. Öfkesini anımsamaya başladı...

 


Ama Cennetten Bir Fırtına Kopuyor: Orta Doğu ve Kuzey Afrika Çağdaş Sanatı’ndan bir seçki / Huma Kabakcı


Guggenheim UBS MAP Global Sanat Girişiminin üçüncü sergisi olan Ama Cennetten Bir Fırtına Kopuyor: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın Güncel Sanatı adlı üçüncü sergi açılışını Frieze New York öncesi gerçekleştirdi. Küratör Sara Raza tarafından düzenlenen, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinin çağdaş sanat uygulamalarını aydınlatan sergi Guggenheim’ın daimi koleksiyonuna giren yeni eserleri sanat severlerle buluşturuyor.  







Enstalasyon görünümü: Ama Cennetten Bir Fırtına Kopuyor: Orta Doğu ve Kuzey Afrika Çağdaş Sanatı’ndan bir seçki, Solomon R. Guggenheim Müzesi, New York,29 Nisan-5 Ekim, 2016 
Görsel: David Heald

29 Mayıs 2016’da açılan ve 5 Ekim 2016 yılına kadar devam edecek olan sergi 17 sanatçı ve 18 eserden oluşmuş olup, geniş bir yelpazede sanatsal sesleri ve yöredeki gündemde olan konuları irdeliyor. Bölgenin sömürge altında geçirdiği zamanlara dair soru ve fikirlerle bağlantılı olan bu sergide, mimari ve geometri, modernizm ve göç̧ ile gizli fikirlerin gün yüzüne çıkarılması temaları mercek altına alıyor. Guggenheim UBS MAP Satın alma Fonunun sunduğu destek sayesinde, koleksiyon şu anda Güney ve Güneydoğu Asya, Latin Amerika, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan 85'in üzerinde sanatçı ve kolektiften alınmış̧ 125'in üzerinde eseri kapsıyor.  


Enstalasyon görünümü: Ama Cennetten Bir Fırtına Kopuyor: Orta Doğu ve Kuzey Afrika Çağdaş Sanatı’ndan bir seçki, Solomon R. Guggenheim Müzesi, New York,29 Nisan-5 Ekim, 2016 

Görsel: David Heald

Enstalasyon, fotoğraf, heykel, video ve çizimlerden oluşan bu kapsamlı sergide yer alan sanatçılardan biri ise Ergin Çavuşoğlu. Ergin Çavuşoğlu'nun çağdaş toplumun değer ve kutuplaşma sistemlerini irdeleyen, dışarıdan bakıldığında birbirinden tamamen farklı görünen ancak birbirini tamamlayıcı nitelikteki üç anlatı tasviri  ve Kristal ve Alev (Crystal & Flame) (2010) adlı çalışması ile geçmiş ve bugünün melez bir görünümü sunuyor. Bölgede modernizmin şekillenmesinde mimarinin önemini vurgulayan sergilenen birkaç çalışmadan biri ise Kader Attia'nın Cezayir'de Dünya Mirası Sit alanı olarak ilan edilen ve Le Corbusier'in modernizmi üzerinde etki sahibi olan geleneksel binalardan oluşan Ghardaïa'nın kuskustan yaptığı ölçekli maketi Başlıksız (Ghardaïa) (2009) eseri. Susan Hefuna'nın ise mashrabiya veya geleneksel kafesli pencereler gibi mimari öğelerin kartografik çizimlerini ve taslaklarını andıran Bina (Building) adli dokuz çizimini gelen ziyaretçiyi büyülüyor.
 
 
Enstalasyon görünümü: Ama Cennetten Bir Fırtına Kopuyor: Orta Doğu ve Kuzey Afrika Çağdaş Sanatı’ndan bir seçki, Solomon R. Guggenheim Müzesi, New York,29 Nisan-5 Ekim, 2016 
Görsel: David Heald
 

 

Sara Raza’ya göre, "Sergi, farklı erişim noktalarından sanatçıların bilginin çapraz dolaşımını gözler önüne sermeye yönelik çeşitli endişelerini ziyaretçilerin deneyimlemesini sağlıyor. Bunlardan biri, insan haklarının ve hareket özgürlüğünün sürekli olarak saldırı altında olduğu bu endişe verici dönemde yaşanan fikir ve insan göçü. Başka bir endişe, bölgeyi şekillendiren eski sömürgeci güçlere atıfla, ideolojik bir araç olarak mimari. Sergideki sanat eserleri, aynı zamanda, kitle iletişim araçlarının son derece politikleştirilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika temsiline zıt düşen, "kavramsal kaçakçılık" olarak düşünebileceğimiz pek çok önerme içeriyor. Böylece, Ama Cennetten Bir Fırtına Kopuyor sergisi, geçmişin sürekli etkisini kabul ederken, şimdinin inşasını vurguluyor.”


Enstalasyon görünümü: Ama Cennetten Bir Fırtına Kopuyor: Orta Doğu ve Kuzey Afrika Çağdaş Sanatı’ndan bir seçki, Solomon R. Guggenheim Müzesi, New York,29 Nisan-5 Ekim, 2016 

Görsel: David Heald

 

Sergi, Guggenheim'daki sunum sonrasında 2017 yılında İstanbul'da bulunan Pera Müzesi'ne taşınacaktır.

 

Sanatçılar: Abbas Akhavan, Kader Attia, Ergin Çavuşoğlu, Ali Cheri, Ori Gersht, Mariam Ghani, Joana Hadjithomas & Khalil Joreige, Rokni Haerizadeh, Susan Hefuna, Iman Issa, Nadia Kaabi-Linke, Mohammed Kazem, Hassan Khan, Ahmed Mater, Zineb Sedira ve Ala Younis.

 

 

Küçük Bir Lezzet Tarihi “PAVLOVA” / Nazlı Büşra Özkan



“Anna Matveyevna Pavlova” Zamanının en önemli balerinlerindendir kendisi. Bembeyaz bir kuğu gibi zarif ve bir kuş tüyü kadar narin bir rus.
1926 yılında Yeni Zellanda ve Avustralya turnesine çıkmış ve Yeni Zellanda bu turneyi yılın olayı kabul etmiş.Rivayete göre izleyenler gösteriden o kadar etkilenmişler ki “dans etmiyor , adeta uçuyor” demişler. Anna Pavlova’nın kaldığı otelin yaratıcı mutfak şefi , onun şerefine bir tatlı yapmak istemiş ve bu tatlıyı anlatırken şu cümleleri kullanmış “bu öyle bir tatlı olmalı ki hem gören hem de tadan herkesin aklına Anna gelmeli . Kar gibi bembeyaz olmalı Anna ‘ nın tenini andırmalı, en az onun kadar narin ve kırılgan olmalı, onun kadar hafif olmalı , tütüsünün uçuşan kumaşını andırmalı , ve tütüsündeki güller ve yaprakları da olmalı” . Sonra işe koyulmuş ve onun kadar kırılgan beyaz ve narin bir Fransız merengi yapmış . Onu en iyi mereng tanımlarmış çünkü . ardından kremşanti ile doldurmuş merenglerin içini ,hafif olmalıymış ,tütüsünün uçuş uçuşluğunu da en güzel krem şanti anlatırmış ve son dokunuşunu güller ve ve yapraklarını andırması adına kivi ve çileklerle yapmış .
Tatlı sadece Anna tarafından değil hem Yeni Zellanda hem de Avustralya halkı tarafından o kadar çok beğenilmiş ki  iki ülke de milli tatlı ilan etmeye karar vermişler. Anna’ya olan sevgilerini göstermek adına da tatlıya “PAVLOVA” ismini vermişler .
O gün bugündür paskalya, şükran günü ve noel gibi özel günlerde pavlova pişirilir ve tüketilirmiş.

Türk Mutfağı Tadında / Korhan Süren


Mutfak kelimesi; Tabbah,Matbah ve günümüz kullanımı olarak Mutfak Arapça kökenli olup,Türkçesi aşevidir.Aşevinden dolayıdır ki bilere de aşçı denmektedir.

Kutadgu Bilig adlı eserde Yusuf Has Hacip’in aşçı tanımı ; ‘aşçıbaşının gözü tok gönlü zengin olmalı,temiz olduğu gibi yüzü ay gibi parlak olmaldır.Aşçı temiz olursa temiz yemek verir.Yemek temiz olursa seve seve yenilir.’

Bahsi geçen tanımda da bahsedildiği gibi temizlik bizim mesleğimizde önemlidir.Aşevleri güçlü karakterler istemektedir,temizlik sadece bedenen değil manevi olarak da gerekmektedir.Bunun yanı sıra yemek kültürlerimiz de bizler için önemlidir.Bugün kültürel soykırımların da yapıldığı görülmektedir.Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden bir kalabalığın kültürünün değişmemesi,gittikleri bölgelerde kültürleri değiştirmemesi elbetteki olanaksızdır.Bizler Atalarımızın mutfak miraslarına sahip çıkmadıkça maalesef bir nevi mutfak soykırımına da apaçık bir şekilde maruz kalacağız.Günümüzde Tüm Aşçılar ve Pastacılar Konfederasyonu’nun yöresel lezzetleri ön plana çıkarttığı,çıkartmaya çalıştığı,Türk Mutfağı’nın üzerinde durduğu aşikardır,ve desteklenmelidir.

Gençlerimizin popüler kültürün kurbanı olduğu yabancı kelime kullanma özentiliğinin maalesef Mutfağımıza da yansıdığı ortadadır.Yabancı menşeili ürünler ve yabancı kelimelere sahip olan yemekler daha çok talep görmektedir. Bugün bir aşçının Tatar mantısı yerine ravioli yapması,meyhane pilavından ziyade risottolar bilmesi,revani yerine trileçe tatlısı ile ilgilenmesi işin ileriki boyutlarında yaşayacağımız tehlikelerin artacağına işarettir.

Türk Mutfağı’na büyümüş de küçülmüş bir çocuk diyemeyiz,bilinen en eski kaynaklarda Türk ismi geçmektedir,böyle bir milletin yemek kültürü de küçümsenemeyecek kadar büyüktür.

Bütünsellik: 2. Mengen Aşçılık Kampı ve Madrid Füzyon / Tanju Tatlı


Yerellik ve evrensellik birbirini besleyen kol kola kavramlar. Evrensel olmak yerel olmaktan vazgeçmek değil. Yerele özgünlüğü içinde evrensel bir algı ile sarılmak ile gerçekleşiyor. Evrensel yaklaşımlar da hem değerler hem de uygulamalar bağlamında insanlığın mirası olan ortak kabul ve yaklaşımlar. Kültürel anlamda katı üst kültür alt kültür gibi kavramlar çoktan kayboldu. Beğeniler çeşitleniyor. Esasen bu sosyolojik gerçek farklı yollar ile engellenmese, kutuplaşmaları dahi çözmek için de bir fırsat oluşturuyor.  Evrensellik ile yerelliği buluşturmaya çalışan projeler, kalıcılığını artırma potansiyeline sahip oluyor. Evrensellik yerellik bahsinden sonra,  teori ve pratik kavramları üzerinde duralım.

Bir diğer bütünsellik yaklaşımı da teori ve pratiğin birlikte ele alınabilmesi. Teori ve pratik de birbirlerinden neşet eden araçlar. Bir teori pratiğin yolunu açıyor ya da bir uygulama teori yazımını güçlendiriyor ve bir projeni n başka yerlere farklı alanlarda taşınmasını sağlıyor. Bir konunun hem teorisini yazan hem de pratiğini yapan insanların aynı kişiler olması ya da işbirliği içerisinde olmaları çalışmaların güçlenmesini sağlıyor.

Evrensellik, yerellik, teori ve pratik kavramları bağlamında 10 günlük bir eğitim kampı ile tamamlanan Mengen Aşçılık Kampını değerlendirmek gerekiyor. Küresel aşçılık eğitimi kapasitesi, yerel unsurları, bu ilçedeki aşçılık okulundan mezun gönüllü eğitmenlerin özverisi, Türkiye’nin dört bir yanından öğrenme hevesiyle gelen öğrencilerin heyecanı... İlk üç gün liseler için gerçekleşen eğitimler son 7 gün üniversitelerin mutfak ile ilgili bölümlerinden öğrenci ve akademisyenlerin katıldığı çeşit çeşit eğitim ve uygulama ile devam etti. Aşçılar akademisyenlerle buluştu. Teori pratik ile buluştu.  Bir ilçenin sahip olduğu bir değer üzerinden bir çekim merkezi olabilme potansiyeli ortaya çıktı. Bu aslında o ilçenin klasik yöntemlerle değil de nasıl kalkınması gerektiğini dahi ortaya koydu. Bunun yanında ilçede düzenlenen önemli etkinliklerin de kültür, kültüre özgü üretim ve paylaşım gibi temalara daha çok yönelmesi gerektiği yolunda ön alıcı oldu… Aşçı adayları mesleği tanıma, öğrenme, paylaşma imkanı buldu. Bir eğitim sürecinden ve bir ilçeden ayrılmakta zorlandılar.

Kamp aynı zamanda bir çok kişinin de bir araya gelmesini sağladı. Bu enerjik ortamda da verimli sohbetler yapıldı. Kampta da özverili biçimde liderlik edenlerden olan değerli şef Özay Akar ile sohbetimizde  Madrid  Fusion’dan bahsetti. Madrid’te dünyanın her yerinden şefin bir araya geldiği çok kapsamlı bir aşçılar buluşması. Buluşma derken statik bir kavramdan bahsetmiyorum,  içerisinde konferanslar, çalıştaylar, yarışmalar ile dolu dolu bir uluslar arası etkinlik. Füzyon kavramı  farklılıkların ortak bir konuda etkili bir biçimde bir araya gelmesi diye tanımlanabilir. Mengen’deki çoğu açıdan mütevazı sosyal sorumluluk projesi de bir füzyon. Tabii Madrid ile kesinlikle karşılaştırma yapmıyorum, Madrid bir başkent , bir imparatorluk mirası taşıyan bir turizm şehri. İspanya’nın bir çok açıdan kesişme noktası olma özelliğini aşçılık bağlamında iyi değerlendirmişler. Bu potansiyellerin hepsi  ülkemiz için de fazlasıyla geçerli.  Bu kamp vesilesiyle dünyadaki tüm örnekler çok yakından izlenebilir, hepsinin üzerinde konuşulabilir. Daha farklısı belki de daha etkin biçimde ülkemizde, ilçemizde uygulanabilir olduğu üzerine fikir teatisi yapmak, bu etkinliği ileriye, geleneği üzerinde yenilikleri ile taşımak açısından elzem. Bu konuda rahatlıkla kalem oynatmamızı sağlayan herkesi kutlamak gerekiyor. Teori ile pratiği, evrensel ile yereli bir araya getirmeye çabaladıkları için.