21 Kasım 2016 Pazartesi

Bir Kahve Masalı / Erhan Sertbaş


 
 
 
 
 
“Bir varmış, öteki yokmuş”

 
Martı Jonathan Livingstone’la birlikte kahve salonuna giren Bir, içeriyi dikkatlice gözden geçirdikten sonra her zaman oturdukları bahçenin köşe masasına doğru yöneldi. Tam zamanlı ayyaş Martı Livingstone ise kahve tezgahının önündeki sıraya ilişerek, vitrin dolabının arkasına dizilmiş bin bir çeşit pastalar, kurabiyeler, sandviçler arasında hülyalara daldı. İçinde bulunduğu ruh halini yansıtan dilinin ucundaki şarkıyı, bazen davul sesine öykünen sesler çıkararak bazen de mırıldanarak, sürdürmeye çabalıyordu. Arada bir dudağının kenarına neredeyse yapışmış, külü düştü düşecek sigarasından kısa nefesler çekip, kendisine iğrenerek bakan sıradakilerin yüzlerine üflemeyi de ihmal etmedi. Tezgahın arkasında karıncalar gibi çalışan ekibe ilişti gözleri bir ara, içinden “Hıh” dedi, mutsuz bir tavırla. Her gün buraya gelmesine karşın ekip yine değişmiş, tanımadığı gençler geçmişti tezgahın arkasına. Sıra kendisine geldiğinde tezgahtaki çocuğa;

 

“Bir espresso, bir americano” dedi, öfke yorgunu boğuk bir sesle. Çocuk;

 

“Hangi boy olsun efendim?” Diye sorduğunda ise kafasına göre takılmasını söyledi ama çocuk henüz sözünü bitirmemişti; kağıt bardağın üzerine yazmak için yeniden sordu;

 

“Beyefendi, adınızı söyler misiniz, beyefendi ne yazalım?”

 

Sigarasının bulunduğu taraftaki gözünü kapayarak bir nefes çekti ve bu sırada tezgahın üzerine düşen külüne aldırmadan;

 

“Martı” dedi;

 

“ Martı Livingstone.” Bir yandan da buruşuk, tor top olmuş eski bir kağıt parayı tezgahın üstüne koydu.

 

“Yalnız burada sigara içmek yasak Martı Bey” dedi tezgahın arkasındaki çocuk, yarı çekingen, yarı ürkmüş bir sesle.

 

“Tamam, sorun değil” dedi umursamaz bir tavırla;

 

“Birazdan söner.”

 

Tezgahın sonuna geçip kahveleri aldı; bir tepsiye dikkatlice yerleştirdi ve Bir’in oturduğu masaya yönelirken boşta kalan eliyle cebinden çıkardığı yarısı yenmiş, bayat bir simit parçasını kemirmeye başladı. Salonun kalabalığa özgü gürültüsü, daha yüksek perdeden, hatta bütün dikkatleri bölen bir sesle kırıldığında Martı Livingstone bir an irkildi ve durdu. Neredeyse elindeki kahveleri dökmesine neden olacak sese doğru döndü, yüzüne takınabildiği en korkunç ifadeyi yerleştirdi ve bir anda umursamaktan vaz geçip Bir’in çaprazına oturdu.

 

“Rowling, J. K Rowling, Latteniz hazır” diye bağırıyordu yüksek perdeli sesin sahibi.

 

Orta masalardan birinde, otuzlu yaşlarının sonlarında gösteren sarışın bir kadın ayağa kalktı; gömleğini pantolonunun üzerine doğru çekiştirip giysilerini düzeltti. Masadan aldığı kurşun kalemi; sanki saçlarını tutturmak ister gibi başına doğru götürürken birden sol elini eskrim karşılaşmasına hazırlanan bir sporcu gibi geriden başının üstüne doğru yöneltti. Sağ elindeki kurşun kalemi de bir kılıç gibi ileriye uzatıp bedenini gerdi. Bir büyücü edasıyla ya da daha çok Harry Potter’a özgü bir hareketle sağa sola uyumlu dönüşler yaptırdı kaleme. Çığırtkan çocukla göz göze geldiler ve kadın kalemi kendisine doğru iki kez sallayarak gel işareti yaptıysa da çocuk ellerini yana açıp çaresizmiş gibi davranarak bu daveti kibarca reddetti. Bütün bu havalı gösteri, kahvesini masasına getiremediği için kalkıp tezgaha yöneldi. Kahve bardağını plastik tepsiye yerleştirirken çığırtkan çocuğa bakıp;

 

“Bayan Rowling olacaktı” dedi.

 

Dünyanın tam orta yeri olduğu söylenen bu kahve salonundaki müdavimler, sonraları aynı kahve salonunun başka şehirler ve ülkelerde açılan tüm şubeleri için de “Dünyanın tam orta yeri” söylemi kullanıldığından bu savı ciddiye almasalar da salona bağlılıklarını yitirmemişlerdi. Onları buraya çeken şey kahveden çok, ortamın sattığı gösterişti. Bir de el altından yapılan duygu ticareti.

 


Bir, Herman Mellville’in değme kahramanlarına taş çıkartacak biçimde denizciye benzemesine karşın bütün gün boyunca ağır, paslı sac parçalarını birbirine kaynaklayan sıradan bir tersane işçisiydi. Uzun yağlı saçlarının bir kısmını örten siyah yün beresi ve birkaç günlük kirli sakalı, kırklı yaşlarının ortalarındaki bu adamı çekici kılmakla birlikte, sıradanlaştırıyor, dikkatlerden kaçmasını sağlıyordu. Bulunduğu her yerde sessizliği nedeniyle varlığının zor anlaşılması, onun görünmez olduğu düşüncesini doğuruyordu Martı Livingstone’un kafasında. Ancak iyi bir gözlemci, Martı Livingstone ile arkadaşlığından başka, duruşunun bile bir masal kahramanı havasında olduğunu yakalayabilirdi.

Willy Wonka, yaptığı duygu ticaretindeki başarılarının verdiği güven ve abartılı gururuyla girdi salondan içeri. Kahve salonunun kuralları gereği adı, istediği kahvenin bardağı üzerine yazılmak üzere yüksek sesle soruldu ve yazıldı. Bardak, birazdan gerçekleşecek randevusunun nirengi noktasıydı ve bu yöntem duygu ticaretindeki gizliliğin birinci kuralıydı.

Yeterince anlaşılamamış bir mühendisin tasarladığı ve kodlarını yazdığı bir cep telefonu uygulamasıydı bu. İnsanlar uygulama üzerinden birbirlerini buluyor ve kahve salonunda buluşma randevuları veriyorlardı.

Eğer birilerinin duygularından yararlanmak istiyorsanız ve bedelini ödemeye hazırsanız, sadece aradığınız duygu sahibinin adını ve sizde uyandırdığı duyguyu takip etmeniz yeterliydi. Duygu tacirleri çoğunlukla doğrudan iletişimi seçseler bile bazen ve kimseye hissettirmeden yardımcı maddeler kullanmayı da tercih edebiliyorlardı. Bu günlerde öfke en ucuz, aşksa en zor bulunan ve en pahalı duygulardı. Nefret, korku, kibir, mutluluk, umut, kıskançlık, gurur, sevgi, açgözlülük, kin, merhamet, hepsi ve daha niceleri duygu tacirleriyle birkaç kahve sohbetinin ürünleri olabiliyordu. İyi bir duygu taciri, merhametle kibir arasındaki ince çizgiyi, öfkeyle korkunun yakın akrabalığını size fark ettirmeden duyumsatan kişiydi. Ama bunların içindeki en önemli ve alınması dikkat gerektireni, yaşanmışlık duygusuydu; gerçekten iyi bir uzmanla neredeyse yıllar süren bir seansın ürünüydü bu. Ve bir o kadar da pahalı bir ürün.

 

Martı da, Bir de ortada dönen bütün bu duygu ticaretini en ince ayrıntısına kadar bilseler bile kimi zaman kahve parasını çıkarmak dışında içinde yer almadılar. Çoğu zaman uzaktan izledikleri bu gösteriden kendileri adına yeterince pay çıkarabiliyorlardı.

Her türlü duygu ticaretini, insanların bunu kolayca alabilecekleri ve buluşma noktasının yeterince güvenilir bir yer olmasını sağlamak salonun ününü giderek arttırmıştı. Güven duygusunu yalnızca kahve salonu satabilirdi ve bütün duygu tacirlerinin ürün güvencesini sağlamışlardı ancak görüntüden öteye geçmiyordu bu. Güven öyle kolaylıkla sağlanabilecek bir duygu değildi. Giriş kapısının hemen üzerindeki tabelada yer alan logo, her ne kadar denizkızı olduğunu iddia etseler de bir Sirendi. Efsaneye göre Sirenler gerçekten büyülü şarkılar söyleyip açıklardaki gemilerin adalarına yönelmelerine ve kayalıklara çarpıp batmalarına neden oluyor, sağ kalan denizci olursa da kendileri öldürüyorlardı. Bu yaratıkların belden aşağısı bir balığın kuyruğunu andırıyordu ve bu yüzden denizkızlarıyla çok karıştırılıyorlardı. Belden yukarıları ise son derece çekici çıplak bir kadın görünümündeydi. Çok ender de olsa bazı güçlü, kuvvetli denizcileri esir alıyorlar ve üremelerine hizmet ettikten sonra onları da öldürüyorlardı.

 

Kahve salonunun başarısı, bu efsanedeki büyülü şarkıların yerine dahiyane bir biçimde; görünüşte kahve kokusunu, arka planda ise duygu ticaretini yerleştirebilmesiydi. Öte yandan dünyanın dört bir yanından getirdikleri kahveleri süslü püslü adlarla, -üstelik kağıt bardakta- sunmalarına karşın, müşterilerine “önemli insan” olma beklentisini satmayı başarmışlardı. Gerçi bunu sağlamak için Hollywood’dan biraz yardım almışlardı ama bu önemi körükleyen en güçlü etkilerden biri de pahalı olmalarıydı.

 

Bir’i buraya çeken, önceden olduğu gibi ne duygu ticareti ne de kahve kokusuydu. Kazadan sonra Martı Livingstone’la birlikte, her gün iş çıkışında geliyordu kahve salonuna. Salonun girişinde asılı tabeladaki Siren onun için çok tanıdıktı ve bir gün onun için geleceklerini biliyordu.

 

Bir belki biraz daha dikkatli olsaydı bu kazanın önüne geçebilirdi ama gözden kaçırdığı o kadar çok şey vardı ki. Her hafta sonu aynı kahve salonundan aynı kahveyi alır, hep aynı saatlerde iskeleye gelirdi. Denize çıkamayacağı havalarda bile –ki o zamanlar bir teknesi vardı- bu döngü değişmezdi. O günün de diğerlerinden pek farkı yoktu. Sahil yolundan iskeleye yönelmiş, bir yandan bağlı teknelerin çalışanlarıyla selamlaşıyor, bir yandan da kahvesinden küçük yudumlar alıyordu. Bu rahat, gevşek yürüyüş az önce kazara tahta zemine devrilen sabunlu su kovasının gözünden kaçmasına yol açmıştı. Islak zemine bastı ve kayarak sırtüstü düştü. İskelenin tahta zeminine önce sağ kürek kemiğinin hemen altını ve ardından hâkimiyetini kaybettiği başını vurdu. Aslında elindeki kahveyi koruma içgüdüsü bu denli biçimsiz düşmesine neden olmuş, kahveyi kurtaramadığı gibi göğsü ve karnı sıcak kahveyle yanmıştı. Büyük bir acı hissetti sırtında ama daha da kötüsü çarpmanın etkisiyle sağ akciğerindeki hava boşalmıştı ve oluşan vakum etkisi nefes almasına engel oluyordu. Bir an panikleyip, ayağa kalkmaya çalışırken dengesini tamamen yitirdi ve iskelenin yanından denize düştü. Nefes alması artık olanaksız hale gelmiş, gözbebekleri büyümüş her şeyi çok keskin bir belirginlikle görmeye başlamıştı. Aslında görmekten daha çok, her şeyi, her ayrıntıyı, her duyguyu tam bir doygunlukla, hani deyim yerindeyse hiç tatmadığı bir mutlulukla hissediyordu. Öyle yoğun ve çekiciydi ki bu duygu, nefes alamadığını unutmuş, kendini tamamen bu sihirli dünyaya kaptırmıştı.

 

Işığı duyumsadığında dikkatini o yöne çevirdi ve kendini umutsuzlukla çevrili bir denizin ortasında yüzerken buldu. Sonra birden suyun içine çekildi. Sonsuz gibi görünen mavi yeşil suyun içinde alışılmadık bir hızla sol yanına doğru fırlatıldığını hissetti. Kendine geldiğinde bir iskelenin üzerinde sırt üstü yatıyordu ve yanında kadim dostu vardı; Martı Jonathan Livingstone.

 

Bir anda çevresini saran insanlar ürkmesine neden oldu. Onu sakince yerden kaldırdılar ve acele etmesini, çok zamanları olmadığını söylediler. Hızlıca iskelenin arkasındaki kayalıkların arasında uzanan bir patikadan kayalığın üzerine çıktılar. Hemen hemen hepsinin rahatça oturabileceği, belli belirsiz, tören alanını andıran bir düzlüğe geldiklerinde Bir’i tam karşılarına alacak biçimde bir yarım daire oluşturarak oturdular. Yedi genç kadından oluşuyordu grup. Şaşkınlık içindeki Bir’e, dünyanın tam ortasında olduğunu, korkmamasını, kendilerine Sirenler dediğimizi ve eğer onlarla uyum içinde olursa ona bir hediye vereceklerini, ama daha da önemlisi onlar için önemli olan bir şeyi kendisinden alacaklarını söyledi önder konumundaki kadın. Kayalığın çevresini büyüleyici bir müzik kapladı. Sirenler bir yandan şarkı söylerken bir yandan da sağ ellerini Bir’e doğru uzatıp, avuçlarını açtılar. Her birinin elinde parlak, küçük bir cam küre vardı. Ellerini biraz daha kaldırıp, ters çevirdiler ve küreleri boşluğa astılar. Küreler serbest kalınca giderek ışımaya, birbirinden güzel renkler yaymaya başladı. Yere doğru uzanan farklı renklerdeki bu ışınların çizdiği garip şekiller bir dantel gibi zemine işleniyor ve her biri farklı renklere boyanıyordu. Küreler yavaşça ilerlediler ve Bir’in çevresinde bir halka oluşturup dönmeye başladılar. O sırada grup hep bir ağızdan;

“Renkler yoldaşın olsun, renkler yoldaşın olsun” diyerek sakinleşmesine yardımcı oldular. 

Bir, daha kendine neler oluyor diye soramadan kürelerin rüzgarına kederlerini, mutluluklarını, sevgilerini, güvenini, öfkesini, endişelerini, merakını, pişmanlıklarını ve daha bir çok duygusunu kaptırdığını anladı. Hoşuna gitmişti. Küreler gittikçe hızlandılar ve ışımaları beyaza dönüp, onun çevresinde kesintisiz bir ışık huzmesi oluşturduğunda Bir, bu gösterinin sonsuza değin süreceğini umarak kendinden geçti.

 

Martı Livingstone yolculuk için gerekli su ve erzakı kontrol ettikten sonra kendilerini bilinen dünyaya taşıyacak kayığa umutsuzca baktı. Gövdesi camdan yapılmıştı ve ortasında yükselen, yine camdan yapılmış direğe bağlı garip bir yelkeni vardı. Dikkatle bakınca bunun birbirinden farklı yüzlerce şapkanın yan yana dikilerek yapılmış olduğunu gördü. Çok geçmeden Sirenler tahta bir sedyede taşıdıkları Bir’i baygın bir biçimde kayığa koydular ve martı Livingstone’un kulağına gidecekleri yönü fısıldadılar. Boynuna astıkları silistre düdüğü ise yalnızca Bir çalarsa işe yarayacak, sisli havalarda sisi dağıtacak ve yollarını bulmaya yardımcı olacaktı. Düdüğün gerçek işlevi ise rüzgar durduğunda tekneyi çekmek için yelkendeki şapkaların sahibi olan denizcilerin ruhlarını çağırmaktı.

Üç sis, yedi fırtına geçirip, yüz yirmi iki gün boşlukta sürüklendikten sonra karayı gördüler. 

Bir, dünyaya döndükten ya da kendine geldikten sonra artık buranın o bildik yer ve kendisi olmadığını düşünmeye başladı. Günler geçip, insanların arasına karıştığında aslında var olduğunu ama aynı zamanda görünmez olduğunu keşfetti.

 

Martı Livingstone’la uzun süren bir sessizlikle kapıyı izleyip durdular. Ne geleceğini az buçuk tahmin etmelerine karşın nasıl tanıyacaklarını bilemedikleri şey için giriş kapısına bazen boş, bazen sıkıntıyla bakıp oturdular, oturdular… Sonra birden bir ses onları bu sihirli beklentiden uyandırdı. Siyah, kömür gibi gözleri vardı. Uzun dalgalı saçlarıyla uyumlu bu renge takıldı kaldı Bir. Masanın yanında sanki kendiliğinden belirmişti ve “Ateşinizi alabilir miyim?” diye sordu. Bir’in onay veremez telaşına aldırmadan çakmağı alıp, sigarasını yaktı ve teşekkür ederek aldığı yere koydu. Kısacık bir bakış attı Bir’in gözlerine ve oraya, gözlerinin tam içine kocaman bir yalnızlık duygusunu bırakarak ayrıldı.

 

Zaman ilerledikçe, gürültücü kalabalık yavaş yavaş azaldı. Birbirlerine kısaca bakıp, yüzlerinde  “tamam” ifadesini yakaladıklarında yine aynı sessizlikle kalkıp salondan ayrıldılar.

 

Sonbaharın giderek kışa döndüğü gecenin ilk saatlerinde, havanın küçük ısırıklar aldığı kulaklarını korumaya çalışarak evinin yolunu tuttu Bir. Sokaklar boş, dükkanlar çoktan kapanmıştı. Neredeyse sakin bir poyraz, kıyıda köşede kalmış birkaç kuru yaprağı havalandırdı ve çöp arabalarının yanına bırakılmış eski gazete parçalarını da sayfalarına ayırıp caddeye dağıttı. Sanki çok eğlenceli bir oyun oynayan ve her türlü yeteneğini sergileyen bir çocuk gibiydi. Üç, dört gazete sayfası havalanıp, kollarını kaldırmış usta bir zeybek oyuncusu edasıyla ağır, aheste dönüşler yapıp birkaç adım attı ve aynı zarafetle sokağın zeminine uzandı. Aklının kendisine oyun oynadığına emindi Bir, ama o da keyifli bir gülümsemeyle kollarını kaldırıp ağır ağır bu tekinsiz efelere eşlik etti.

Gökten üç elma düşmüş: üçü de çürükmüş!

 

Erhan Sertbaş

Ekim 2013 – Mart 2015 – Ekim 2016

Pendik - Antalya

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder