24 Mart 2017 Cuma

Çaresiz / Buket Konur


Az önce aldığım nefes kadar anlıktı varlığın.

Bir o kadar önemli.

Oksijenin boğazını yakması gibi.

Kendimi tuttum canım acıdı.

Sen ağla diye ben ağlamadım.

Az önce düşürdüğüm kül kadar hafifti varlığın.

Mutsuz bir sigara kadar.

Tutsan hani içini yakar.

Çeksen kederli.

Sen hissetme diye ben yandım.

Az önce esen rüzgâr gibi soğuktu yokluğun.

Yorgun, bitkindi...

Sadece benim içinmiş gibi.

Tenimden geçince anladım.

Sen sıkılma diye ben kaldım.

Yokluğun, varlığından daha kalabalık.

Nefes gibi eksik,

iki dudak arasında bitik,

kaybolmuş, soğuk...

Yokluğun sanki varmış gibi.

Kendimi buna inandırdım

İblis / Achilles Valentin


Kahve, defterimin üzerine döküldüğünde günlerdir beni yakıp kavuran huzursuzluğun sebebini çözmek için çabalıyordum. Bir küfür savruldu dudaklarımın arasından. Ellerim hemen çantama yöneldi. Kafedeki bütün bakışların bana yöneldiğini kâğıt mendil ararken fark ettim. Masanın üzerine yayılan sütlü kahvenin engel tanımadan telefonuma doğru ilerlediğini gördüğümde, çantada kâğıt mendil arayan ellerimden biri telefona yöneldi. Telefonumu son anda boğulmaktan kurtardım fakat defterim de aynı elim tarafından süt bulamacının ortasına itildi o esnada. İçini özenle doldurduğum, yanlış bir sözcük yazmamak için çaba gösterdiğim defterim bir anda berbat oldu.

Görevli elindeki bezle koşturarak geldi. Ne bana sordu ne de yaptığının sonuçlarının farkındaydı. Bezi bastırıverdi sözcüklerimin üzerine. Elini kaldırdığında mavi renkli titrek harflerim birbirine girmişti. Huzursuzluğumun üzerine bir de hüzün eklendi. Çözmem gereken meselelerin sayısının artmasını oldum olası sevmemişimdir.

Sıcak hava sayesinde çabucak kurudu defterin yaprakları. Fakat sözcüklerim silindi gitti. “Ben de işte böyle silinip gideceğim.” diye düşündüm. Hayır, bu düşünen ben değilim. Zihnime nasıl yerleştiğini bilmediğim iblisti konuşan. Benimle aynı fikirde olmayı bir türlü kabul etmeyen, her çabamı baltalayan, haris karakterli nefretim…

Sürekli konuşan, neye elimi atmaya yeltensem beni durdurmak için çabalayan iblis öyle sadık ki görevine; kimi zaman zihnimden taşıp çevreme yayılıyor, olayları kendi istediği gibi şekillendiriyor, her fırsatta yaşama sevincimi ayakta tutmaya çalışan içimdeki bendeyi umutsuzluğa sürüklüyor. İşte yine aynını yapmıştı. Masanın üzerinde kendi halinde duran kahve fincanını hiçbir tesir olmadan devirmeyi becerebilmişti. Üstelik tam derin bir rabıtaya girmişken. Elbette dağıldı düşüncelerim ve çözmek üzere olduğum huzursuzluğum bir kat daha arttı.

Bana dünyaya gelmiş olmamın bile hata olduğunu düşündürten haris iblis; bir kaç gündür eylemlerine hız vermişti. Bu yaşıma kadar bütün seçimlerimin yanlış olduğunu, neye elimi atsam kuruduğunu, daha fazla çabalamamın gereksiz olduğunu ince ince işleyip duruyordu. Fakat sözcüklerimi silmek yaptığı en büyük hata oldu. Öfkeme hâkim olamayıp “Defol!” dedim. Haykırarak bağırmış olmalıyım ki; kafenin bahçesi bir anda sessizliğe büründü, bütün bakışlar tekrar bana yöneldi. Özür dileme gereği görmedim. Büyük bir savaş başlamıştı ve savaşta her yol mubahtı.

“Sus! Rezil oluyorsun!” dedi iblis. Zayıf geldi sesi bu kez. Sanıyorum fısıldadı. Aklınca beni susturacak, yeniden gücünü toplayıncaya dek bir köşede sinsi sinsi yeni dalaverelerini tasarlayacaktı. Bu defa bilinçli bir şekilde yükselttim sesimi; “Susmuyorum! Beni çürütmene, dahası öldürmene müsaade etmeyeceğim.” Kılıçlar çekilmişti, geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik. Bende ve iblisin sonsuz mücadelesi açığa çıkmıştı.

O gün olanları şimdi düşününce nasıl büyük bir hata ettiğimi anlayabiliyorum. Beynimin bütün kıvrımları iblis tarafından ele geçirilmişti. Ne düşünürsem onun süzgecinden geçiyor, her hamlemi ben hayata geçirmeden önce biliyor ve eylemim başlayana kadar geçen o anlık sürede nasıl karşılık vereceğini keskin bir şaşmazlıkla hesaplayabiliyordu. Onun sessiz ve derinden hamlelerine karşı bendenin savunuşlarıysa büsbütün cılız kalıyordu. İblis, bir satranç ustasından bile daha maharetliydi. İleri görüşlü hamleleriyle işimi çabucak bitirdi.

Ambulansın sesini fark etmemiştim. Eğer üzerime çullanan beyaz gömlekli adamları daha önce görseydim mutlak kaçma girişiminde bulunurdum. Fakat iblis bütün algımı ve gözlerimi kör etmişti. Güçlü kollarla sarmalanana dek avazım çıktığı kadar bağırıp zihnimin karanlıklarında yükselen kahkahalarını bastırmaya çabalamıştım. Elbette o kahkahaların sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Üzerimden ayrılmayan yabancı bakışların zihinlerinde yankılanan sesleri duydum bir an için; “İşte bak!” diyordu her birinin kendi iblisi. “Örnek al! Beni dinlemezsen sonun tıpkı onun gibi olacak.” Zavallıların korku dolu bakışları altında zorla bindirildim ambulansa. Sonrasında olanları hatırlamıyorum. Doktorumun anlattığına bakacak olursak en son; “Senin çobanın benim. Benim sözümü dinleyeceksin. Senin Mesih’in benim.” diye bağırıyormuşum.

Doktorumun söylediğine göre iyileşmişim. İki yıllık tedavi sonuç vermişti ona göre. Yutmayı reddettiğim için hap vermek yerine şırınga ile zerk ettikleri kimyasallar haris iblisi susturmaya yetmişti. Fakat aynı zamanda bende de susmuştu. Zihnim bomboştu. Doktor, son görüşmemizde hafta sonuna kadar taburcu olacağımı söylediğinde dışarda ne yapacağımı düşünmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Büyük düşmanların suskunluğu arasında düşünme yetimi de kaybetmiştim anlaşılan.

Bimarhaneden çıkar çıkmaz ilk yaptığım iş o meşum savaşın meydana geldiği kafeye gitmek oldu. Fakat büyük bir hayalkırıklığına uğradım. Kafe kapanmıştı. İçeriye iki bedenin aynı anda sığamayacağı yandaki kunduracıya başımı sokup sordum kafeye ne olduğunu. Ağzında sıraladığı çivileri çıkarmaya gerek görmeden cevapladı sorumu ihtiyar kunduracı; “İki yıl önce bir deli sinir krizi geçirdi. Olay duyuldu, müşterileri gelmez oldu. Altı ay sonra da kapattılar. Bir daha da kimse oraya bir şey açmaya yeltenmedi.”

Şaşkın ve üzgün bir şekilde kafenin kapısına yöneldim. ‘Deli’ olarak nitelendirilmek hoşuma gitmemişti. Esen rüzgârla birlikte kafenin kapısı kendiliğinden açılınca içeriye girdim. Dışarıdan demetler halinde süzülen gün ışığı içerideki karanlığı yok etmeye yetmiyordu. Masalar, sandalyeler toz tutmuştu. Loş ışıkta adımlarıma dikkat ederek ilerledim kafenin içlerine. Eskiden yazar kasanın olduğu tezgâhın üzerine üst üste konulmuş defterler dikkatimi çekti. Merakla karıştırdım sayfaları. Kafenin hesap defterleri ellerimin arasında duruyordu. Gün gün işlenmiş hasılatları incelerken işlerin günden güne nasıl azaldığı rahatlıkla görülebiliyordu. En altta duran deftere sıra geldiğinde heyecanlandım. Görür görmez tanıdım kendi defterimi. Beni zorla götürdükleri sırada yere düşmüş olmalıydı. Sayfalarına bulaşan sütün neden olduğu buruşuk kuruluğun üzerinde ellerimi gezdirdim. Neler yazdığımı hatırlamıyordum. Merakla çevirdim sayfaları. Sonuna kadar dolmuş meğer defterim. Son sayfayı açtığımda kalakaldım. Doktorumun teminatlarına karşın hislerimde yanılmamıştım. İblis ölmemişti; aksine bölünerek çoğalmıştı. Tanıdık şeytanlar gelip eski yerlerine yerleşiverdiler bir anda. Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan tekrar açtım son sayfayı. Dağılmış harflerin içinde dikkatlice bakılınca ortaya çıkan silik cümleyi bu sefer sesli olarak okudum; korkularımı kamçılayan, yenilgimi faş eden o çirkin cümleyi;

“Benden asla kurtulamazsın!”

Çocuklarınızı iyi yetiştirin, Yoksa onları ben yetiştiririm! / Evren Hoşrik


ÇOCUKLARINIZI İYİ YETİŞTİRİN, YOKSA ONLARI BEN YETİŞTİRİRİM!

diyen ünlü Hard Rock yıldızı Marilyn Manson'un cinsel istismar mağduru olduğunu ve bu sözü çocukları iyi yetiştirmenin önemine ebeveynlerin dikkatini çekmek için söylediğini biliyor muydunuz?

 

Saldırganlık ve şiddet denince aklımıza gelen önemli sorulardan biri; sosyal medyada, dizilerde, sinema filmlerinde, bilgisayar ya da konsol oyunlarında yer alan şiddetin çocuklarımızı nasıl etkileyeceği sorusudur.

 

Laboratuvar ortamında yapılan çalışmalarda, ekranda izletilen şiddet ve saldırganlık içerikli görüntülerin, çocuklar tarafından taklit edildiği görülmüştür. Ancak, araştırmacılar laboratuvar deneylerinde ortaya çıkan saldırganlığı taklit etme davranışının, şiddet içeren filmlerin izletilmesinden he-men sonra gerçekleştiğine dikkat çekmiştir. Alan araştırmalarında ise ilginç bir biçimde, televizyon ya da sinemadaki şiddet ve saldırganlık içeren görüntülerin, çocukların doğal yaşam koşullarında şiddeti ya da saldırganlığı arttırmadığı görülmüştür. Daha da ilginci, iki gruptan oluşan orta öğretim öğrencileriyle yapılan bir araştırmada, gruplardan birine ev ödevi olarak saldırganlık içeren sinema filmleri izletilen, diğerine ise saldırganca herhangi bir sahne olmayan filmler izletilen araştırmanın sonuçlarıdır. Çünkü bir hafta sonra yapılan ölçümlerde, beklenmedik bir şekilde, saldırganlık içeren filmler izleyen orta öğretim öğrencilerinin daha sakin olduğu, izlemeyenlerin ise daha fazla saldırgan davranışlarda bulunduğu görülmüştür. Aslında bu sonuç, aktarılan çalışmalarda, çocuklara özgürce film seçmelerine izin verilmediği göz önünde bulundurulduğunda, biraz da olsa heyecan ve adrenalin içeren bir film izleme beklentisine giren çocukların engellenme ve yasak karşısında saldırganca tepkiler vermesi daha önce keşfedilmiş olan “Engellenme saldırganlığa neden olur.” bilgisiyle tutarlıdır. Bu yorumu destekleyen bir diğer araştırmanın sonucu ise bir filmde yer alan kahraman karakterler haksız şiddeti cezalandırıyorsa, onlarla özdeşim kurmuş olan çocukların saldırganlığını yatıştırdığını bildirmektedir. Bir başka deyişle, bir filmde kendisini doğal olarak kahramanın yerine koyan çocuk; kötü karakter saldırganca bir tutumla da olsa kahraman tarafından cezalandırılınca, bir boşalma (katarsis) ve rahatlama yaşamakta, böylece çocuk filmden sonra saldırganca bir davranış sergilememektedir.

 

Aktardığım araştırmalarda elde edilen sonuçlara bakarak, saldırganlık ve şiddet içeren bütün yayımların masum olduğu sonucuna varmamalıyız. Özellikle, çocukların kendilerini özdeşleştirdiği; örneğin, Spiderman, Batman ya da Superman gibi süper kahramanların “iyilik” amacıyla uyguladığı şiddet dışında kalan, olumlu bir amaca hizmet etmeyen yani amaçsız şiddet içeren; bunun yanında, şiddet uygulayanın filmin sonunda cezalandırılmadığı, hatta ödül aldığı 18 yaş üstüne hitap eden yapımlardan çocuklarımızı mutlaka uzak tutmak zorundayız. Aksi takdirde, örneğin, erken yaşta korku filmi izleyen çocukların karanlık korkusu ya da tek başına uyu-yamama sorunuyla karşılaşması, başkalarına şiddet uygulayan karakterlerin ödüllendirildiği filmleri izleyen çocukların saldırganlaşması ve şiddeti sıradan kabul etmeye başlaması işten bile değildir.

 

Bilgisayar ve konsol oyunlarına baktığımızda, filmler üzerine aktardığım hemen hemen aynı kuralların geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yani örneğin, çocuğun özdeşim kurduğu oyun karakterinin (kahraman) hangi amaca yönelik olarak şiddet uyguladığı, çocuğun oyun başında geçirdiği süresinin makul düzeylerde olup olmadığı, o oyunun çocuğa zarar verip vermeyeceğinin temel belirleyicisidir, diyebiliriz. Her ne kadar, bir oyundaki kahraman doğru ya da iyi bir amaca yönelik olarak şiddet uyguluyor olsa da çocuk, bu görüntülere çok uzun süre maruz kalırsa saldırganca davranışlar sergileyebilir. Bu nedenle, oyunun ve özellikle oyundaki kahramanın amacına, aynı zamanda çocuğunuzun oyun başında geçirdiği sürenin çok uzun olmamasına dikkat edilmesi gerekir.

 

O hâlde, ebeveynlerin, çocuklarının hangi filmleri izlemelerine ve hangi oyunları oynamalarına yönelik sınırlamalar getireceğine karar vermek için içerik hakkında bilgi edinmesi; ayrıca film ve oyunlarda yer alan “7 Yaş Üstü, 12 Yaş Üstü ya da 18 Yaş Üstü” şeklindeki akıllı işaretlere mutlaka uymaları gerekmektedir. Bu temel kurallara uymadığımızda, çocuklarımızı bizden çok, filmlerde ve oyunlarda yer alan karakterlerin, pop ya da rock yıldızlarının yetiştirdiğini söylemek daha doğru olacaktır...

 

Evren Hoşrik

Uzm. Psikolog

Matematiğim Pekiyi Ama Kendimi Toplayamıyorum adlı kitabından

 

Kapatalım Gözlerimizi / Tuğçe Erdem


Gözlerimi kapatıp bir balon düşünüyorum. İçinde mutluluğun, huzurun, barışın, sevginin, iyi niyetin, ince düşüncenin, samimiyetin, hoşgörünün olduğu bir balon.  Güzel bir gökyüzü, her yer yeşillik ,  tek başınayım ve uzanmışım çimlere... Gözlerimi  her kapattığımda görüyorum o balonu. Nasıl anlatsam, böyle rengarenk bir balon ve sanki her renk dünyadaki en güzel duyguları nitelendiriyor.

Gözümü açtığımda ise hırsın, öfkenin, kötülüğün, kızgınlığın, acımasızlığın, dedikodunun, kendini beğenmişliğin olduğu bir deprem görüyorum. Her sallandığında her kötü duygu sanki birbiriyle kapışıyor. Yer yerinden oynuyor altta kalanın ise ya canı çıkıyor ya canı yanıyor.

Tüm insanlar o balonun içinde olsa, herkes ihtiyacı olan renkte durup ihtiyacı olan el değmemiş duygulardan nasibini alsa keşke.  Doyasıya yaşasa o duyguyu, kimse kimseye karışmasa mesela.  Gökyüzünde, bulutların arasında mutluluktan midesi bulansa ya insanların.. Sizce de hayat telaşında olan bu depremden canı yanan bunca insan hak etmiyor mu bir kez olsun mutluluktan başının dönmesini? O balonu  izlemek bile huzur  verirken içinde olsak kim bilir neler değişirdi öyle değil mi?

Sonra tekrar açıyorum gözlerimi, otobüse koşan insanlar, agresif bir millet, iş yerindeki dedikodular, insanların çıkar ilişkileri, bir taraftan ağlayanlar diğer taraftan dalgın insanları  görüyorum.  Açar açmaz huzursuzluktan midem bulanıyor, başım ağrıyor, gözlerim kararıyor..

Benim gördüklerimi herkes görüyordur bu hayatta eminim. Gözlerimi kapattığımda gördüğüm rengarenk balonu da herkes görüyor bundan da eminim.  Bir şeyler yapmak lazım farkındayım ama aklıma pek bir şey gelmiyor; gözlerimi açmamaktan başka.

Peki ya bir insan gözü kapalı ne kadar yaşayabilir ki?

 

THE DANISH GIRL / Zeynep Arslan (Sinema)


                                                                                           
 
                                                Benim için resim bir dizi yıkma eyleminin toplamıdır. Bir resim yapar ve sonra onu yok ederim. Lakin en sonunda hiçbir şey ortadan kaybolmamış olur’ demiştir Picasso,sanattaki  yıkılışın bir son buluş değil de; değişimden doğan yeni bir varoluş olduğunu söylemek için. Dünyanın ilk transseksüeli Einer namıdeğer Lili de bir sanatçı olmanın ötesinde kendisine bir sanat eseri hassaslığıyla yaklaşmış,Einar Wegener adlı erkek kimliğini yok ederek yeni bir kişilik olan, eşinin tablolardaki gizemli ‘badem gözlü’Liliyi çıkartmıştır ruhundan.88.Akademi Ödüllerinden aşina olduğumuz The Danish Girl 2015 yılında  yönetmen Tom Hooper tarafından  gerçek bir hikayeden esinlenerek seyirciye sunulmuş özgün bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerda Wegener ve Einar Wegener erken yaşlarında sanat okulunda tanışıp aşık olmuşlardır ve yine çok genç bir yaşta evlenmişlerdir. İkisi de ressam olan çiftimizin gündelik yaşamları filme çok sade ve hayat dolu bir perspektiften yansımıştır . Pastel tonlarının hakim olduğu huzurlu yuvalarında ikisi de tuvali fırçayla dövmekte ve entelektüel bir hayat yaşamaktadır. Einar doğup büyüdüğü manzaraları resmederken Gerda portreleriyle öne çıkmaktadır. Dönemine göre çağdaş ve açık zihinler olan çift önyargılardan ve toplumsal normlardan uzak bir hayat sürmektedir, bu ortamın sağladığı ortamda filmin pek çok sahnesinde kadınlara ve transseksüellere verilen önem senaryoya güzel bir şekilde yedirilerek karşımıza çıkmıştır. Filmimizin senaryosuna dönersek,bir gün gerdanın kadın bir müşterisinin gelememesi üzerine Gerda eşi Einer’a kadın  ayakkabıları ve elbiseleri giydirerek onu gelmeyen modelinin yerine kullanma kararı alır. Çocukluğundan beri içinde her zaman hormonal olarak kadınlığa yatkınlık bulunan Einer bu küçük ‘oyundan’çok zevk alır ve başlarda Gerda’ya yardım etmek için bunu sürdürür.Zaman geçtikçe Gerda’nın ona giydirdiği elbiselerin tüllerinde kendi benliğini bulur. Makyaj yapmaya, peruk takıp kadın gecelikleri giymeye başlayan Einer için bu küçük oyun, oyun olmaktan yavaş yavaş çıkmaktadır.Kadın kimliğine Lili adını veren Einer için kadın elbiseleri giymek artık sadece eşi için yaptığı bir iyilik değil kendini bulma süreci olarak göze çarpar.
 
Einer kalabalık buluşmalara ve seçkin davetlere Lili kimliğinde giderken kendini Einer’in kuzeni olarak tanıtmakta ve erkeklerin ona yönelmiş olan ilgili bakışlarından hoşnut olduğunu hissetmektedir.İlerleyen yıllarda bu çifte kimlikler yüzünden stresli ve sağlıksız zamanlar geçiren Einer Gerda ve Lili ilişkisi yardıma ihtiyaç duyar ve çiftimiz bir çözüm yolu bulmak amacıyla doktora başvurur. Nihayetinde doktor Lili’ye onun bedenindeki Einer’ı çıkarabileceğini söyler. Einerin“Bu benim bedenim değil profesör, lütfen kurtulun ondan” replikleri filmi izleyenler, belki de transseksüeller hakkında önyargılı olanlar için tüm duvarları yıkıyor ve izleyicilere yeni bir perspektif imkanı sunuyor. Biyografik bir film olan Danish Girl bir çok biyografik film gibi gerçek hikayeye sıkı sıkı bağlı kalarak çekilmemiş, yönetmen Tom Hooper’ın işlemesiyle hikayenin belirli kısımlarına vurgu yapmış,belirli kısımlarından ise bahsedilmemiştir bile.
 
Oyunculuklara gelirsek, Theory of Everythingten aşina olduğumuz Oscar ödüllü Redmayne filmin bu kadar başarılı ve etkileyici olmasındaki en büyük etkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Kostümler yönüyle de oldukça başarılı olan filmde oyuncularımızda estetik açıdan göz doyuran kıyafetleri görmek mümkün, buna rağmen en iyi kostüm ödülünü kaçırması izleyicileri üzmedi değil. Gerdanın Einer ve Lili’ye olan daimi aşkı ve dostluğunu Einer’in ise kimlik bulma savaşını anlatan hikaye abartısız ama iddialı bir şekilde işlenmiş ve ortaya harika bir yapıt çıkmış.Her bir ayrıntısına kadar özenli ve kaliteli bir film olan Danish Girl’in bu denli ruha dokunan bir film olmasının sebebi belki de alışılmış kalıpların çok dışında bir saf bir aşkı işlemesi ve bunu sanatla taçlandırmış olmasındandır. Transseksüellerin toplumda yaşadığı zorluklar, kabul görme ve kimlik bulma savaşı içerisinde geçen film umarım önyargıları biraz yıkıp cinsiyet ayrımı yapmadan tüm aşklara bir şans vermeye davet eder insanları.


Bonus: Gerçek hayatta da başarılı bir ressam olan Gerda Wegener artdeco akımının önde gelen temsilcilerindendir, hayatın her alanında olduğu gibi sanatta da bağlantılar kurmayı sevdiğimden meraklılar için Lana Del Rey’in Art Deco şarkısını filmi izledikten sonra dinlemenizi tavsiye ediyorum.

 

Dünya Anlamıyor Bizi / Selin Köken


Kaybolan yıllarımı hatırladım.

Tozlu pencereden bakakaldığım bir gün

Gördüğüm her şey bulanık ve belirsizdi.

Ne kadar kaçmak ve uzaklaşma arzusuyla dolu idiysem o kadar da bağlanmak,bağdaş kurup oturmak istiyordum.

Dünya anlamıyor hala bizi

Dönüyor ve geçmiyor

Aidi miyiz buranın ?

Tam da öyle bir şeydi aramızda olan

Dikkatimi gözlerine verdiğim gün anlamıştım bunu

Uçup giden aklımın ortasında

Belirsizleşen bizdik

 

Konuşurduk...

Sen gitmek istediğin yerlerden, okuduğun kitaplardan bahsettin.

İsmim bir kez bile  çıkmadı ağzından

Hiç tanışmamış gibi yürüyoruz şimdi yan yana

Hiç nefes nefese gelmemiş gibi

Her yer talan...

Göğüsümü dinlendiriyorum

Bir köşede

Yolları örüyorum dikenli tellerle

Evim çok uzak

Evim neresi ?

 

Ellerimin soğukluğu şehrin kalabalığında yine

Biliyorsun bizim gibiler için bir yer var hala

Kimsenin bilmediği bir şey var

Bu Ay

Yıldızlar

Bulutlara gizlenince, azalır mı değerinden ?

Kimsenin bilmediği bir şey var

Kader denen, insanın kalbine emanet

Ne zaman ki kalbin kararır

Tüm ışıkları söner içindeki yolların

Kimse bilmez ama hisseder

Gökkuşağı hiç eksilmez renginden...

 

Gündelik Hayat / Volkan Özaltın


Uyandıracağım yine yarın afyonu patlamamış güneşi,

Sıcak yatağımdan soğuk suya vuracağım yüzümü

Yine aynı saatte işeyeceğim

Boktan boktan sabah haberleri açıkken

Bir iki dilim ekmek kızaracak utancından

Alelacele çayımı yudumlayacağım.

Bağcıklarımı bağlarken işe yetişmenin telaşı saracak

Kapıyı kilitlerken kombiyi açık bırakmanın kaygısı…

İkircikleneceğim ama dönmek için çok geç olacak

Dışarıda yağmur ve soğuk…

Durmayan ilk dolmuşa söveceğim

Nolur alsan hayvan oğlu hayvan? diyeceğim

Sonra biri duracak…

Bineceğim.

Sonra birini daha alacak,

Sonra birini,  birini daha…

Derken,

Tıklım tıkış olacak her yer

Birkaç dakika önce ne olur alsan diyen ben

Bütün ikiyüzlülüğümle

Eeh yeter ama diye şoföre sinirleneceğim

Aynı saatte kahve içmeye gideceğim ofiste

Aynı saatte isteyecek vücudum sigarasını

Meme isteyen bir bebek gibi…

Ivır zıvır müzikler çalacak radyoda

Farkına varamayacağım çoğu zaman

Penceremdeki gökyüzünün…

Çoğu zaman konuşmayı tercih etmeyeceğim

Saklayacağım en güzel kelimeleri

Akşam yazacağım şiir için

Sevmeyi unutacağım gün boyunca ,

Okkalı küfürler edip söveceğim ona buna

Yumuşacık bir piyano duygularımı geri verecek

Kendi hayatımın kahramanı olacağım geceleri…

Durmadan yazmak için

Sonra biri seslenecek evden

Gündelik işler yüzünden

Ayın sonunu hatırlayacağım birden

Saatler on ikiyi vurduğunda

Bir kurbağaya dönüşeceğim yeniden

Yine bir günü devirmek için